25 Şubat 2009 Çarşamba

Bir küfürbaz tatlı adam

Dedemi anlatmadım sana henüz değil mi? Mutlaka tanımalısın oysa onu. Yıllar önce yazmıştım... Büyükdeden İsmail'i takdimimdir.

"Lise yıllarımdı... Dedem geçiçi bir süre için köyden gelmiş ve bizde kalıyordu. Babaannemin ismini taşıdığım için ne yapsam hoşgörüyor, aileye karşı koruyor; beni sanki ayrı bir seviyordu... Dedem sürekli köyünü özlüyordu ve ben mutlu olacağını bildigim için hep o günleri soruyordum ona:

- Dede neleriniz vardı köyde?
- Uuu her bir şeyimiz vardı. İneğimiz, eşeğimiz tavuklarımız. Tavuklar künde yumurtlardı künde yumurtlardı. 10 baş koyunum vardı. Hepsini sattım iki tane güzel inek aldım.

Dedem malına mülküne çok düşkün bir adamdı. Şehirde tanıştığı kulakçöplerini bile eğer yeteri kadar kirlenmemişlerse peçeteye sarıp saklardı. bir gün elinde bir sürü çiviyle gelmişti eve: “bunlari su inşaatin oraya atmışlar yazık!” diye söyleniyordu. bir şey diyemez, bir köşeye kaldırırdık.

Köyde vişne ağaçları vardı dedemin. İlle de ille bize saklardı o en güzel vişneleri. Köyün çocukları ve hatta bazen diğer torunlarıyla kavga eder korurdu agaçları biz gelene kadar. Köy biraz da dedemin bize sakladiği o vişne ağaçlarıyla, arkamızdan ışığı kapatmadığımız için ettiği küfürlerle güzeldi.

Her zamanki gezilerinden birinin dönüşünde kapıda kollarıma yığıldı. Eve gelen doktor bütün iç organlarının iflas etmiş olduğunu hastaneye yatmasının şart olduğunu söyledi. Ne yaptıysak ikna edemedik dedemi hastaneye yatmaya. Boşa para diyor ve ille de ille köye dönmek istiyordu. Dedemi halamla birlikte köydeki evine gönderdi babam.

Ölmedi. “Hastaneye yatmazsa 2 ay içinde ölür” diyen doktoru mahcup etti. Tam üç yıl daha yaşadı köyünde. Köyde olmasının verdiği mutluluk onu üç yıl daha yaşatmıştı.

Ölmeden önce babamı görmek istedi, "ben ölürüm oğlum gelsin" dedi. Babam köye vardığında dedem yaşıyordu, onu beklemiş gibi iki saat sonra öldü. Köylüydü, dirençliydi, tutumluydu, duyguluydu, küfürbazdı... Dedemdi..."

20 Şubat 2009 Cuma

Yuva...

Nasıl oluyor da Adana’ya her gittiğimde aradan geçen onca yıla; İstanbulda kurduğum yaşama rağmen kendimi evime dönmüş gibi hissedebiliyorum hala? Nasıl oluyor da hala salondaki koltuğa uzandığım anda, evin küçük kızı oluveriyorum birden? Nasıl oluyor da her şey hızla değişirken annemle babam hiç değişmiyor veya apartman görevlisi Ali abi...

Nasıl sürüyor bu sıcaklık, bu güven?

Yuva...

İnsanın yaşamı boyunca hep iki yuvası oluyor işte böyle. Mekan, şehir, ev ve eşyalar istediği kadar değişsin; anne ve babanın nefes aldığı her yer yuvaya dönüşüveriyor.

Sen de yıllar geçip de kapımızı çaldığında; hatta daha güzeli anahtarınla açıp içeri daldığında bu güzel hislerle dolarsın umarım. Umarım hep bir yuva sunabiliriz sana babanla... Ve sen salonumuzdaki o koltuğa ayaklarını uzattığında, yaşın kaç olursa olsun bizim yavrumuz olmanın mutlululuğunu, huzurunu yaşarsın. Biraz şımarıklık yapma hakkını her zaman saklı tutarak... Bizim seni, kazık kadar herif olduğunda bile mıncıklayıp, öpme hakkımızın saklı olduğunu da unutmayarak ama...

15 Şubat 2009 Pazar

Adak

Adakların hep beni hüzünlendiren bir tarafı var. Yoğun bir isteğin kimi zaman biraz çaresizliğin gölgesinde bir vaat; adak. Bir çeşit umut etme... Cezbedici de. Köşeye sıkıştığında hemen sığınmak istiyor insan. Annen bu aralar annesine, annesi ise işte bu rahatlatıcı adaklara sığındı.

Anneannen hastalığımı öğrendiği günden beri sürekli yeni adaklar adıyor... Gün itibariyle adak sayısı sekizdi... Neler yok ki adaklar arasında; çocuklara dağıtılacak bir kilo çikolata, Avcılar’da ve Adana’da kesilip dağıtılacak birer adet kurbanlık koyun, Züleyha Teyze’ye ve onun bir tanıdığına alınacak birer hırka, Müzü’ye bir adet saç düzleştirici ve bence en şekeri saçım dökülmezse Uğur ve Gülay Teyze’ye kuaför sefası... Herhangi bir ihtiyacı olan bu aralar anneannene yanaşmalı... Hayır bu kadar adağı bırakıp Adana’ya kaçmasından korkuyorum; Adak alacaklıları kapımıza dayanırsa yandık.

Bu furyadan daha fazla uzak kalamayıp ben de bir adak adayacağım şimdi. Nisan ayında o güzel haberi aldığımızda bu blogun tüm katılımcılarını baban araba tutup pikniğe götürecek.

İşte bu da böyle bir adağımdı. Ne derler bilirsin “baban sağolsun”.

Aslında böyle başkası adına olabildiğini varsayarak, birkaç tane de dedene mi adak fatura etsem :)

13 Şubat 2009 Cuma

Baharı beklerken...

Hadi gel bugün biraz zor şeylerden konuşalım seninle; ama sonunu güzel bağlayacağımıza söz vererek... Annen bu bloğu doğumun hemen ertesinde senin doğumuna dair hislerini yazıp kapatmayı düşünüyordu. Derken kötü bir haber aldı ve hayatında ilk kez kendi ölümünü düşündü. Öyle uzaktı ki o güne kadar bu fikre; ya baban bir gün metro çıkışında bombalı bir saldırıya denk gelirse diye gözyaşı döktü de bunu aklının ucundan bile geçirmedi. Peki neden?

Çünkü annen –belki biraz da ölümden sonra yaşama inanmamanın rahatlığından- kendi ölümünün kendisi için anlamsızlığını bildi. Ama sevdiklerini kaybetmenin acısını bir ömür boyu taşımanın ağırlığından korktu hep... Ve sonra işte o kötü haberi aldığı gün bir başka korku yerleşti kalbine... Sizleri yalnız bırakmanın korkusu. Kendini size haksızlık yapıyormuş gibi hissetti. Babanın yalnız geçireceği gecelerin üzüntüsünü hissetti, ailesinin yaşayacağı acıyı, dostlarının gözyaşlarını. Biraz deliliğinden biraz aşkından; önce babanın bir an önce yeniden aşık olup mutlu olması için çareler düşündü, sonra “onunla ben yaşlanmalıydım” diye gözyaşı döktü.

Seni düşündüğünde ise ilk aklına gelen ne kadar şanslı olduğuydu. Çünkü baban yanında olduğu sürece senin çok mutlu, çok sağlıklı bir delikanlı olacağından o kadar emindi ki... Bu eşine az rastlanır güven için minnet duydu babana ve bir kere daha sevdi onu. Annen işte eninde sonunda yine dönüp dolaşıp babanı sevecek bir şeyler buluyor görüyorsun.

Günler geçti tabii; o ilk şoklar atlatıldı, istatistiklerle barışıldı, umut yeşertildi. Annen şimdi bu bloğu son bir yazıyla değil bir fotoğrafla kapatmak istiyor. Güzel haberleri aldıktan sonra çekilmiş bir fotoğraf... Güneşli bir günde çekilmiş... Parkta, çiçek açmış bir ağacın önünde. Kucağında sen. Baban deklanşöre tam da birbirimize gülerken basmış.

Senin, benim, baharın, yaşamın, mutluluğun fotoğrafı.
Hiç solmayacak...

9 Şubat 2009 Pazartesi

Geldiğinde...

Oğlum, sanmıştım ki sen doğduğunda bir annelik haresiyle sarmalanacağım. Sanmıştım ki bir anda bütün dünyam sen olacaksın ve sanmıştım ki senin doğduğun o an seninle aramızda onlarca yıldır bir aradaymışız gibi, birbirimiz için varız gibi bir sevgi olacak. Ve yine sanmıştım ki senin kokunla sarhoş olacağım... Yanılmışım. Anne olmak o kadar kolay değilmiş meğer. Filmlerdekine veya anlatılanlara benzemezmiş işin iç yüzü... Ya da benim için öyle olmadı diyelim. Peki bu kötü bir şey mi? Elbette hayır. Dinle.

Sen karnımdayken ilk aylarda tutuk bir ilişkimiz vardı seninle. Sabahları çekinceli bir günaydınım vardı sana; elim belirli belirsiz dolaşırdı karnımda. Sonra aylar geçti, geçtikçe yeni bir dil kurdum seninle, yeni bir dünyaya girdim, o dünyadaki her şeyi adım adım çok severek... Artık seninle konuşmadan, seni sevmeden bir anım geçmez oldu. Senin doğduğun güne kadar sürdü bu. Doğduğun gün biraz hayal kırıklığıyla fark ettim ki şimdi her şeye yeniden başlamak gerekiyordu. 9 ayın devamı gibi yaşanmadı ilk günün.

Kucağımdaki ilk anında tanıştık ilk kez. Biraz yabancı, biraz tutuk öptüm seni. Sonra seni izledim hep, bu yeni duruma alışmaya çalıştım. Karnımdaki Fırat’la karşımdaki Fırat arasında bir bağ kurmaktan çabuk vazgeçtim, işe yaramayacağını bildiğimden.

Saatler geçti ve sonra günler... Ben her saat ve her gün seni sevecek yeni şeyler keşfettim. Esnerken yüzünü yukarı bir çevirişin vardı örneğin çok kendine has; onu sevdim. Sütünü emerken sonlara doğru inleyişini, ağlamadan az önceki miyavlar gibi seslerini, ilk göz göze gelişimizi ve senin gözlerini hiç kaçırmadan bana bakışını... Kimi zaman gözün açık öyle sakince etrafını izleyerek yatışını... Sen gazını çıkardığında hissetiğim rahatlamayı... Ve elbet böyle yakışıklı bir oğlan oluşunu...

Evet annen varlığınla sarhoş olmadı, bir anda (ve bir bakıma hala) kendini “anne” gibi hissedemedi, çokça bahsedilen o büyüleyici süt kokusunu alamadı senden ama hep bildi. Bildi ki ilmek ilmek, emek emek örülecek bu sevgi de diğerleri gibi. Bildi ki babanı sevdiği gibi seni de çoğalan duygularla ve her geçen gün artan bir hazla sevecek. Bildi ki bu da bir arkadaşlık nihayetinde. Biraz tanışıklıkla büyüyen. Ve bildi ki anneliği küçük arkadaşından öğrenecek; biraz sabır ve çokça mutlulukla...

Yeni bir yolculuk başladı işte, 9 ayın sonunda...
Merhaba küçük yol arkadaşım!
Merhaba oğlum!
Sana eşlik etmek ne güzel...