30 Ekim 2008 Perşembe

1461 Fırat, tahtaya...

Bugün yine rutin kontrolümüz için Herman Amca'daydık. Bu sefer kararlıydım, yüzünü görme isteğimi belirtecek ve seni görmeden çıkmayacaktım oradan. Nitekim işin sonuna yaklaştığımızı anladığımda hemen "yüzünü de görebilir miyiz" dedim. Ultrason aletini yüzüne doğru çevirdi ve saymaya başladı gözü, dudağı, yutkunuyor... Ama biz bir şey anlamıyor, siyah beyaz ekrana boş boş bakıyorduk. Anlayacağın bu kez general seni gösterdi ama biz göremedik.

Bir sonraki randevumuz 14 kasımda. Anneannen de yanımızda olacak; belki misafirimizin hatrına renkli ultrasonda gösterir general. Abinle gittiğimizde gösterdiği gibi...

Bu arada dün yaptırdığım testle kesinlikle şekerimin olmadığı ortaya çıktı (senden başka). Anlayacağın bildiğin tosuncuksun, 1461 gramlık bir tosuncuk. 19 gün önden gidiyorsun, kimbilir belki de 2008 bebeği olursun.

Yoksa biz seni görmek için bu kadar sabırsızlanıyoruz diye mi önden önden gidiyorsun sen de?

Babanla her gün senden bahsediyoruz, seninle ilgili hayaller kuruyoruz. Bazen bu hayallerin orta yerinde sağlam tekmeler atmaya başlıyorsun, durup seni izliyoruz.

O kadar hazırız ki sana, gelişine...

24 Ekim 2008 Cuma

Mezarlık sürprizi

İşte sana Dinçsoy ailesinin alamet-i farikası olacak bir anı. Ben her aklıma geldiğinde gülüyorum.

Dedemin mezarı uzunca bir süre yapılmamış. Sonra annemle Muammer teyzem diğer kardeşlerine sürpriz olarak mezarı yaptırmaya karar vermişler. Gizli gizli ve gizlilikten gelen tatlı bir zevkle çok güzel bir mezar yaptırmışlar babalarına. Sonra sırayla kardeşlerini aramış annem. "Dün rüyamda babamı gördüm, bütün kardeşler toplanıp ziyaretine gidelim." diyerek herkesi ikna etmiş. Yol boyunca da teyzemle "bir mezar yaptıramadık; bilmem kimin oğulları da atıp tutuyorlarmış" diye kardeşlerini iyice üzmüşler... Mezarın önüne geldiklerinde "sürpriiiiiiiiiiz" diye bağırmışlar. Bunun üzerine herkes önce çok gülüp, sonra çok ağlamış...

Bana bir film sahnesi gibi gelir bu anı. Doğumgünü partisi yapar gibi mezarlık sürprizi yapan bir aile ve babalarının mezarı başında yaşananlar... Bu sahneyi izlesem; önce filmin kahramanlarıyla beraber çok güler sonra da onlarla birlikte çok ağlardım. Soya çekim dedikleri bu olsa gerek.

"Menopoz teorisi"

Anneannen dün pek tatlı bir mail yazmış. Az önceki yazısında bahsedilen "farklı bir aileyiz"e kanıt olarak paylaşmak istedim seninle.

"Kızım ne güzel şeyler yazıyorsun. Sanki zamanı çok iyi ayarlanmış bir belgesel gibi... Oğlun Fırat bu yazdıklarını mutlaka başucu kitabı yapmalı. Tüm akrabaları ve onlara ait sevgileri bulacak bu kitapta... Geçenlerde akraba gününde bir şey öğrendim. Biz kız kardeşler menopoz dönemini o kadar sağlıklı geçirmişiz ki muammer ablam biz menopoza hiç girmedik diyor. Bu mutlu bir aile ortamından mı kaynaklanıyor acaba yoksa kalıtımsal mı anlamadım gitti?"

Gördüğün gibi ailemizin kimi konularda bilimsel teorileri bile mevcut. Mutlulukla sağlıklı menopoz arasındaki ilişki bence de çok açık.

Torun sevgisi

Torun sevgisini biz Sude ile tattık. Tanrım ne müthiş bir sevgiymiş! İlerde seninle de aynı sevgiyi paylaşacağımı çok iyi biliyorum. Bana ilaç gibi geleceksiniz. En büyük sıkıntımda bile sudenin yüzünü görmek yetiyor bana. Sen de büyüyünce annen seni benim kucağıma verince aynı duyguları yaşayacağımı çok iyi biliyorum. Yalnız senden çok önemli bir isteğim olacak bebeğim; Sude ile ve henüz adı konmamış diğer torunumla çok kaynaşmanız... Öyle ki üçünüzü hep kardeş sansınlar; hatta Barış dayının çocuklarıyla da aynı şeyleri paylaşın.

Hepinizi bir arada görmek istiyorum. El ele tutuşup anneannenizin dedenizin elini öpmeye gelirsiniz. Ben de dedeniz de hepinize harçlık dağıtırız. Yalnız ben dedenizle yarışamam harçlık konusunda. Cemal deden bu konuda birinciliği kimseye bırakmaz... Laf aramızda deden kirli çıkındır ve onda her zaman çok para vardır; ama asla cimri değildir. Çocuklara para vermeye bayılır hatta biraz mahcup olduğundan sevgisini para vererek gösterir. Annen ile dayıların iyi not aldıklarında onları para ile ödüllendirirdi. Bayramlarda bilin ki en büyük harçlığı cemal dedenizden alacaksınız benden de en çılgın sevgi gösterilerini göreceksiniz.

Hadi büyü bebeğim, aç gözlerini dünyaya; tanı Sude'yi, dedeni, dayılarını ve 60 yaşında olmasına rağmen çılgınlıklar yapan anneanneni. İnanıyorum ki bizleri farklı seveceksin; çünkü gerçekten biz çok farklı bir aileyiz. 12 Kasım'da görüşmek üzere hoşçakal birtanem.

23 Ekim 2008 Perşembe

"Ez kurbanite cane"

Ebem beni kürtçe severdi, ne zaman birisi ölse kulağıma kürtçe ağıtlar gelirdi, dedemin bizde kaldığı zamanlarda babam onunla kürtçe konuşurdu, halamlar çocuklardan gizli bir şeyden bahsedecekleri zaman kürtçeye geçerlerdi, arabada kürtçe şarkılar eşlik ederdi yolculuklarımıza... Dolayısıyla benim her zaman kürtçeyle özel bir bağım oldu. Kullanmasam da, anlamasam da bu dili hep sevdim. Hem onun bana hatırlattıklarını, hem tınısını...

Benim için böyle anlamlı olan bu dil senin yaşamında hiçbir şey ifade etmeyecek. Öyle de olmalı... Benim geçtiğim yollardan geçmediysen, benimle aynı yere de varmamalısın. Benim sevdiğim şarkıları sevmemelisin, benim gitttiğim cafelere gitmemelisin; eğer yolun seni oraya getirmemişse... Yaşamda gerçekten zorlamaya yer yok.

Kürtçeyle hiçbir zaman özel bir bağ kurmayacak olsan da tek bir şey isterim senden (ya da beklerim diyelim) dünyanın bütün dillerine, bütün kültürlerine, bütün farklılıklarına saygı duymanı. Irk, milliyet, cins, tür, köken, bilmem ne şehrinin insanları, travestiler... Adını ne korlarsa kosunlar farklı olanı, az olanı, ötekini dışlayan, anlamaya çalışmayan her dili reddetmeni beklerim... Tüm bunların ötesinde bakış açılarıyla, sevgiyle yaklaşmanı yaşama...

Böylesi çok zor ve bir tür yalnızlık vaat ediyor; ama ne yapalım şairin de dediği gibi;

"insan usul usul ölmek için gelir dünyaya.
başlar her gün biraz daha insan olmaya.
ve ölürken usul usul ne tuhaf;
aşık olur, kedi besler, isim verir eşyaya."

Masal kahramanlarımızdan biri; Hürü ebe

İsmimin nereden geldiğini soranlara epey hikayeler uydururdum zamanında... Aslında ismimin kaynağı senin büyükbüyükannen yani benim ebem... Ebe lafı sana garip gelecektir büyük ihtimalle şehirde küfür dışında pek kullanılmadığı için; oysa bizim oralarda (ve benim çocukluğumda) babaanneye ebe derler.

Bugün Fatoş teyzen bir mail attı bana, mailin konu kısmına "hürücük biricik" yazmıştı. Oradan aklıma geldi canım ebem...

Hürü ebe beni "hürücük biricik" diye severdi. Çok az Türkçe biliyordu ve dolayısıyla uzun uzun sohbet etme şansımız olmuyordu. Ama onun beni sevdiği anlarda çok yoğun paylaşımlarımız oluyordu aslında. Şimdi sana da bu tarz bir sevgiyle yaklaşacak anneannen ve babaannen olacağı için çok mutluyum.

Ebemi düşündüğümde en çok çeşme başında saçını tararkenki hali gelir aklıma. Kınalı, incecik telli saçları. Taradıktan sonra iki örgü yapıp omuzlarına düşürdüğü... Ve onun ne kadar iyi bir kadın olduğu... Babam onun için "ekmekçi bir kadın" derdi; babamın çevresine karşı yapıcı, paylaşımcı tavrının kaynağının da ebem olduğuna eminim... Sendeki bu tarz bir iyilik halinde de payı mutlaka olacaktır...

Onun bir fotoğrafını saklamalıyım senin için. Hatta bu bloğu tamamlayan bir de albüm olmalı. Sevdiğimiz, iyi insanlarla dolu bir albüm... Senin ilerleyen dönemlerde yepyeni yüzlerle zenginleştireceğin...

Sen minik parmaklarınla göstereceksin albümdekileri "bu, bu" diye sorarak ve sen her sorduğunda ben sana o insanların minik hikayelerini, anılarını anlatacağım masallar yerine.

Sen istediğin masalı albümden seçeceksin. Hürü ebenin fotoğrafını göstereceksin mesela, ben başlayacağım anlatmaya;
"Bir varmış bir yokmuş, uzak köylerden birinde bir Hürü ebe yaşarmış. Hürü ebenin bir vişne bahçesi varmış. Çocuklar Hürü ebeyi de vişnelerini de çok severmiş....."

Hürü ebe bu albümün ve masallarımızın en farklı en güzel yüzlerinden biri olacak...

21 Ekim 2008 Salı

Teğet geçen...

Seni büyüteceğimiz eve taşınmamıza çok az kaldı... Artık yavaş yavaş toparlanıyoruz. Dün biraz zorlanarak bakkalımızda görevli Memet'e verdim haberi. Orada oturduğumuz yıllar boyunca özel bir bağ kurduğumuz için hislendim "Memet biliyor musun biz gidiyoruz" derken. Şaşırdı, "Yakın bir yere mi?" diye sordu ilk... Kısacık bir sürede sokağın başında duygulu anlar yaşadık üçümüz. Memet'e kendisini özleyeceğimizi söyledim, her zamanki gibi "ay benim yengem" dedi. Onu en çok bu cümlesiyle hatırlayacağım.

Bir gün rulo kat alıyordum. Oradan nispeten daha ucuz ve büyük olan bir başka markayı getirdi "Yenge bunu al, daha çok ve ucuz. Bol bol yersin" diye. Çok güldüm bu sözüne o da her zamanki gibi gülerek "ay benim yengem" dedi. Onunla gülümsemeden konuştuğumu hatırlamıyorum...

Memet işini neşeyle yapan insanlardan. Belki de en çok bu yüzden bu kadar seviyoruz onu. Ve mahallemizden ayrılırken ne bir komşu ne bir arkadaş bir tek onu geride bırakıyoruz diye üzülüyoruz.

Memet'i düşündüğümde aklıma Ezginin Günlüğü'nün o güzel şarkısı geldi bugün. Nasıl da denk düşüyor ona...

ağzımda bal gibi tatlı bir türkü
bir iner bir çıkarım bu yokuşu
ağzımda bal gibi tatlı bir türkü
kazanırım çocuklarıma ekmek parası

Senin de ağzında bal gibi tatlı türküler olsun; çalışırken...

20 Ekim 2008 Pazartesi

Büyükler içinde bir minik

Geçen gün konuşuyorduk bunu; senin yaşamın en azından yuvaya gidene kadar koca koca insanların arasında geçecek. İstanbuldaki kuzenlerinin en küçüğü 17 yaşında, abin gibi. 25'e kadar çıkıyor yaş ortalaması... Halaların, amcaların, teyzelerin, aile dostlarımız derken büyüklerin içinde bir minik olacaksın gerçekten.

Büyük ihtimalle arada bir Cansu'yu ve Deniz'i gördüğün zaman şaşırıp, "aaa ne kadar minik insanlar" diye geçireceksin içinden. Aile erkeklerinin boy ortalamasını da düşününce... Yuva işte biraz da bu yüzden önemli. Akranlarınla başka türlü bir yaşam kuramayacaksın okul başlamadığı sürece. Ve sonra gün gelecek bizden çok akranlarınla vakit geçirmeye başlayacaksın. Biz önceleri hayıflanacağız ihmal edildiğimiz için ama sonra anlayacağız seni...

Tabii yine de ne kadar büyürsen büyü, akranlarınla ne kadar güzel vakti geçirirsen geçir seni çok seven "koca adamları" da ihmal etmezsin değil mi? Hayır ihmal edilmemizin acısını harçlığından çıkarmayalım sonra... (Yaşam dersi no 1: Biraz daha sevgi ve ilgi için gerektiğinde her şey silah olarak kullanılabilir)

Minikler içinde bir büyük

Baban geçen gün alışveriş merkezinde beni beklerken bir mağazanın bebek ürünleri reyonuna uğramış ve oradan senin için iki tane minicik mont beğenmiş. Montların ne kadar güzel olduğunu anlatırken; benim gözümün önünde minik şeylerin içindeki koca adam vardı. İçim öyle ısındı ki bu manzara karşısında...

Geçen gün de markette Hüseyin Enişte ile minik ayakkabılara bakıyorlar ve ayakkabıların iyi olup olmadığını tartışıyorlardı.

Alışveriş yaparken, sohbet ederken, televizyon izlerken, yemek yerken; bir yanımız hep sana değiyor artık.

Minik minik girdiğin yaşamımızda ne kadar büyük değişiklikler yaptığının farkında mısın?

17 Ekim 2008 Cuma

Ve bir an

Tanışma gününden unutulmaz bir an daha vardı benim için. Baban karşımda oturuyordu. Hemen yanımdaki koltukta ise deden. Bir ara gözlerim dedenin kaşlarına takıldı. Gözlerine baktım sonra. Sanki babanın 30 yıl sonrası gelip yanıma oturmuştu. Her şeyiyle o kadar benziyordu ki boğazıma bir yumru yerleşti.

Dedeni izlerken, babanın 30 yıl sonra yanımda işte aynen bu şekilde oturup bir şeyler anlatacağını düşündüm. Daha o günden sevdim babanın 30 yıl sonrasını da.

Benim babanı sevdiğim kadar seni sevecek bir kadınının olmasını o kadar çok isterim ki... Ve senin de o kadını babanın beni sevdiği gibi sevebilmeni...

Bir tanışma hikayesi

Geçtiğimiz senelerde bir bayram günü gittim dedenlerle tanışmaya... Telaşlı, heyecanlı bir gündü. Herkes, her şey hatta duvarlardaki resimler bile beklediğim gibiydi. Tanıdık, huzurlu... Babaannen her zamanki gibi hiç durmadan bir şeyler anlatıyordu, Muko deden de arada onu bölüp bambaşka bir şey anlatmaya başlıyordu. O günden ve sonrasından dedene dair aklımda kalan en tatlı ve unutulmaz cümle "Elif aklına geliyor mu?"... Dedenin hem babaannene herkesten farklı olarak Elif demesi hem bunu söylerken ki keyifli hali onu düşündüğümde hemen aynı tonlamayla gelir aklıma...

O gün pek çok anı dinledim babaannenden ve Muko dedenden. İçlerinden "Aşık Mahsuni ve dayak yeme" anısını çok kereler daha duydum. Deden bu anıyı her seferinde öyle canlı, öyle yeniden yaşayarak anlatıyordu ki hiç bıkmadan defalarca daha dinleyebilirdin. Bir de anıları anlatırken arada koyverdiği kahkahaları ekleyince...

Tanışma gününde herkes bir aradaydı... Halan, amcan, kuzenlerin... Ve herkesin gözünün üzerinde olduğu bugünde normalde bu tip durumlarda kendini çok rahatsız hisseden annen çok rahattı. Kendi evinde gibi...

Oradan ayrıldığımda dedenin "sanki evimizin kızı gibi, burda büyümüş gibi" dediğini söyledi baban.

O akşam yılbaşıydı. Ve ben gerçekten de çok mutlu olacağım yeni bir yıla, yeni insanlarla çok mutlu bir giriş yapıyordum.

16 Ekim 2008 Perşembe

Şişko demişken

Bebekken hafif tombulluk sevimli tabii, yalnız ilerleyen zamanlar için bunu yaşamanı hiç istemem. Eğer abinin istediği gibi baskete, yüzmeye, futbola aynı anda yazılırsan böyle olmayacağı da kesin.

Spor ve beslenme konusunda tamamen babana benzemeni istiyorum. Ben tam bir felaketim. Kaç tane insanın spor salonunda en sevdiği ve en fazla vakit geçirdiği yer dinlenme odasıdır sorarım sana. Öyle abarttım ki bu işi dün sadece duş alıp dinlenmek için gittim salona.

Evet evet kesinlikle babana benzemelisin.

Şişko patates

Dün benim için tam bir hayal kırıklığıydı. General sadece 5 dakika inceledi seni ve bu beş dakika boyunca ne yüzünü, ne kolunu ne bacağını görebildik. Sana olan özlemimiz baki kaldı. Çıkışta babanı haftasonu bir tıp merkezine gidip seni görmeye ikna ettim. Yalnız "bak bu son" diye söz verdirdi bana... Artık kaçamak yapamayacağız gibi görünüyor...

Muayenede yine 15 gün önde gittiğin tespit edildi. Şimdiden 1084 gram olmuşsun şişko. General bir kere daha şeker testi istedi. Bu seferki de aç ve tokken ayrı ayrı yapılacak. Böyle giderse sen doğana kadar yaptırmadığım şeker testi kalmayacak. Dünkü görüşmede artık iri bebek olduğunun kesinleştiğini söyledi Herman. Bu aynı zamanda sezeryanın da kesinleşmesi sanırım. Oysa ki hep sen istediğin zaman ve normal yollarla dünyaya gel istemiştim. Ne bileyim randevu alıp doğum yapmaya gitmek tuhaf geliyordu bana. İş görüşmesine gider gibi... Plansız, sürprizli, telaşlı hayal etmiştim senin aramıza katılacağın günü. Bunu o kadar çok istiyordum ki geçen gün bir dergide normal doğumu plansız olduğu ve kontrolü kendisinde olmadığı için istemeyen bir kadının söyleşisini okurken çok şaşırdım. Aaa işin bütün keyfi orda diye...

Neyse öyle ya da böyle seni kucağımıza alacağımız gün hayatımızın en unutulmaz günlerinden biri olacak kesin.

Benim şişko ve tatlı oğlum...

15 Ekim 2008 Çarşamba

En güzel bir gün bugün

Bugün seni göreceğiz. Sanırım hareketlerini bu kadar net hissetmeye başladığımızdan beri daha da özel bir iletişim haline geçtik seninle. Bugünkü kalp çarpıntısının, büyük heyecanın nedeni de bu...

Henüz 15 gün önce görmemize rağmen çok özledik bu kez. Umudumuz General'de; bol bol göstermesini istiyoruz seni bize. Özellikle de yüzünü. Bu kez öyle bir ruh hali içindeyim ki, yüzünü göreceğim o anı bile düşünürken gözlerim doluyor.

Bugünün bir önemi de yeni evimiz için kontrat imzalayacak olmamız. O ev öyle özel ki... Mışıl mışıl uyuyacağın beşik o evde olacak; ilk adımların o evin koridorlarında atılacak; kendi kendine yemeğini ilk kez o evin salonunda yiyeceksin, ilk kahkahan o evin duvarlarında yankılanacak, mis kokacağın yıkanma seansları o evin banyosunda yapılacak, içimize akıttığımız gözyaşlarıyla ilk kez o evin penceresinden kreşe yollayacağız seni, geç kaldığında ilk kez o camın önünde geçmek bilmeyen saatler yaşayacağız...

Ve şimdi düşündüğümde beni en çok duygulandıran; ilk kez bu evde seninle birlikte uyanacağız...

Yeni evlerimi ilk haftalarda hiç sevmeme, kendimi misafir gibi hissetmeme rağmen bu evi şimdiden seviyorum. Her köşesinde sen olacaksın diye...

Hedef büyük, çok büyük.

Bugün eczanede bir şeyler bakınırken bir de ne göreyim; hamilelik eğitimi broşürü. Asansörde okumamla, yukarı çıkıp rezervasyon yaptırmam bir oldu. Konuların hepsi Amerikan Hastanesiyle ortak ama fazla eğitimden kim ölmüş! Hedef belli; Ordinaryus Profesör Anne olmak. Baban maalesef devamsızlıkları nedeniyle en fzala profesörlük mertebesiyle yetinmek zorunda. O da deneyimlerinin yüzü suyu hürmetine...

Önümüzde 3 ay var, ben annelik konusunda kadrolu öğrenciliğe devam ediyorum. 15 yıllık berbat eğitim hayatımın acısını seninle çıkarıyorum. Ah ulan bir de yazılı sınav yapsalar... Bir de o konuda başarı göstersem, gözüm açık gitmez...

İşin en güzel kısmı ise bu eğitimin sonunda da sertifika verilecek olması. Tüm bu sertifikaları seni ne kadar ciddiye aldığımı görmen için güzelce saklayacağım bir dosyada. "Saçımı süpürge ettim"in bir başka versiyonu olarak kullanma hakkım da her zaman saklı...

13 Ekim 2008 Pazartesi

"heste"

Böyle bir anısı vardı dedemin. Ramazan Dinçsoy'un torunları grubunda anlatılmıştı ama bulamadım şimdi. Kendisi çok düzenli olarak tuttuğu ve her gün onlarca şey yazdığı günlüklerinden birinin sayfasına sadece bu sözcüğü yazmış: "Heste".

Ben de büyükdeden gibi sadece bunu yazmak istiyorum şimdi. Heste.

Annen "heste"yken, hiç olmadığı kadar mızmız ve huzursuzdur. Üstelik elinde olmadan inler. Babanın buna her seferinde gülmesine ise çok sinirlenir.

Hazır baban işteyken eve gidip rahat rahat inleyerek ve kendime acıyarak yatacağım.

Ve senin bana yalnız olmadığımı hatırlattığın her anda biraz olsun iyileşeceğim...

10 Ekim 2008 Cuma

Zıtların birliği

Babanla benim taban tabana zıt pek çok yönümüz var. Babanın disiplinli hali benim disiplinsizliğim; onun titizliği benim dağınıklığım, onun sorumluluk sahibi duruşu benim sorumsuzluğum... Say say bitmez. İşin komiği dedenle anneannende de bu tarz bir zıtlık hali var. Ben pek çok yönümle anneannene benziyorum (hatta fiziksel benzerliklerimizle ilgili hareketli bir gösterimiz de var :)).

Bu zıt kişiler bir şekilde iyi bir uyumla ve aşkla birlikteliklerini sürdürüyorlar. Hatta zıtlıkları artık espri konusu oluyor. Mesela bugün anneannenden öğrendim ve çok güldüm; deden şöyle diyormuş: "Eğer sana bir şey olursa ben tek tek bütün mağazaları dolaşıp Güler Beydağ'ın borcu var mı diye sorarım; sen de bana bir şey olursa tek tek bankaları dolaşıp Cemal Beydağ'ın parası var mı diye sor?"

Bakalım sen hangi kutba çekeceksin? Oyuncak sepetinin durumu bizim için ilk ipucu olacak; hoş bana çekersen bir süre sonra bir oyuncak sepetinin olmasının da anlamı kalmayacak.

Tabii benim gibi dağınık bir tip olursan sen de hep düzenli tiplere gıptayla bakacaksın. Misal ben her akşam dolabımda üst üste yığılmış onlarca kıyafet arasından bir şeyler ararken gözüm babanın kısmına takıldığında müthiş bir kıskançlıkla doluyorum. Düzenli yerleştirilmiş ve katlanmış tüm o kıyafetleri darmadağın etmek istiyorum. Babanın içinden şu kızın dağınık kıyafetlerini bir güzel düzenleyeyim diye hiç geçmemesine de acayip bozuluyorum.

Bari hamilelik döneminde... :(

Karnıma dokunun

Hani güzel bir filmi izlerken yalnızsan içinde bir burukluk vardır. Bu güzelliği birileriyle de mutlaka paylaşmak istersin. Yemek o gün çok güzel olduysa başkaları da tatsın diye hepsini bitiremezsin... Paylaşmak ihtiyacı kötü anlardan daha fazla güzel anlarda mevcuttur annende de... Şimdi sen karnımda öyle hop hop oynuyorsun ve ben mutluluktan kendimden geçiyorum ya, işte o anlarda herkes gelip karnıma dokunsun, bu mucizeyi yaşasın istiyorum.

Bugün mesela adsl faturasına itiraz etmeye gittiğimde öyle sert ve belirgin hareket etmeye başladın ki içimden karşımdaki adama "Boşver şimdi faturayı falan gel şu ufaklığın yaptıklarına bak" demek geldi... Büyümüş olmanın gereği olarak yapmadım elbet böyle bir şey, elimi hareket ettiğin yere koymakla yetindim...

Bu heyecanlı anları en çok babanla paylaşıyoruz tabii. Bazen o gelince birden sesin soluğun çıkmaz oluyor. Baban hareketsiz de olsan elinin senin üstünde olması fikrinden pek hoşlanıyor. Her gece uyumadan önce bol bol öpüyor ve konuşuyor seninle... Zaman zaman beni çekiştiriyor, zaman zaman sana olan sevgisini anlatıyor, zaman zaman hayallerini; ama konuşacak bir şeyler mutlaka buluyor... Onun sesini tanıyorsundur artık...

Sen bizi tanıyorsun yavaş yavaş, biz seni... Ve yavaş yavaş bu yeni tanışıklıkla yepyeni insanlar yapıyorsun bizi. Tazelenmiş insanlar...

Sürekli bir bahar havası.

8 Ekim 2008 Çarşamba

Yaşama denk düşen edebiyat

Yıllar önce babanla ayrı kaldığımız bir dönemde bir şiir okumuştum; şöyle diyordu:

bizim hiçbir hürriyetimiz yok,
hiçbir hürriyetimiz,
ne çalışmak, ne konuşmak, ne sevişmek
sen orda bağrına bas dur en büyük çileyi,
ben burda en büyük çileyi doldurayım,
ekmeğe muhtaç, hürriyete muhtaç, sana muhtaç.
sen orda koparılmış bir zerdali gibi dur,
ben burda zerdalisiz bir dal gibi durayım.

a. kadir

Bir an bile düşünmeden ağlayarak göndermiştim babana. O da engel olamamıştı gözyaşlarına... Biz vardık bu şiirde, özlemimiz vardı... Bu şiir bugün hala babanın iş yerindeki panosunda asılı durur...

Bugün yeni bir şiirini okudum a. kadir'in... Bu kez de seninle özdeşleşti bu şiir, tam da seni bekleyişimize denk geldi. Şöyle diyor:

tekmil haklar alınır.
tekmil hürriyetler kısılır.
tekmil köşe başları, tekmil kapılar tutulur.
gökyüzü tıkılır dört duvar içine.

bütün bunlara karşı,
dümdüz, apaydınlık kalır
seni bana getiren yol.

a. kadir

Canım şair, canım oğul...

Bir iyi bir kötü haber

Biliyorsun kaç gündür şeker şüphesinden içim içimi yiyordu... Nihayet dün bütün gün hastanede kalmak pahasına öğrendik gerçekleri... İyi haber şu ki endişelendiğimiz gibi diyabetik durumlar söz konusu değilmiş... Yalnız annen diyabet için iyi bir adaymış. Hipoglisemi yani şekere karşı bir toleranssızlık mevcutmuş bünyesinde. Sen dogana kadar yapmam gereken çok basit; az az ve sık sık besleneceğim; karbonhidratlardan uzak duracağım ve egzersiz yapacağım. Aslına bakarsan bunları sen doğduktan sonra da yapmamda fayda var. Ve doktora göre mutlaka biraz kilo vermemde...

Artık iş sana düşüyor orda burda yaramazlık yapıp beni de bol bol peşinde koşturacaksın, seninle ilgilenmekten uzun uzadıya yemek yemeye vaktim olmayacak. Böylece dünyanın en keyifli işini yaparken, sana annelik ederken, kilo da vermiş olacağım. Gördüğün gibi etinden, sütünden yününden her şeyinden yararlanmanın peşindeyim.

Ümraniye Ümraniye vakası

Dedim ya babanla bayram tatilinde bol bol gezdik... Bence en keyiflisi senin için bol bol alışveriş yaptığımız pazar gezisiydi. Hele baban bir tane penye hırka buldu ki baktıkça bakasım geliyor. En cefalı gezimiz ise mecburi Ümraniye gezimizdi.

Akşamdan Polonezköy'e gitmeye karar verdik. Ümraniye hikayemiz de böylece başlamış oldu. Back Up'ı arayıp nasıl gideceğimizi sordum. Mecidiyeköy'den Kavacık'a gitmemizi oradan dolmuş olduğunu söyledi ilgili kişi. Gelgelelim Kavacık'a vardığımızda böyle bir dolmuşun olmadığını öğrendik. Oradan bir muavine de danışarak Anadolu Kavağı'na gitmeye karar verdik. Ormanların, dağların arasından vardık Kavak'a... Pek şirin bir tatil beldesi görünümündeydi ama o saatte yapacak pek bir şey yoktu... Bu sefer de tuvaletçi teyzenin önerisiyle kaleye çıkmaya karar verdik. Baban yollardan böğürtlen topladı bizim için. Pek çok mola vererek uzun bir tırmanışın ardından vardık Kale'ye. Sanırım benim gözlerimden de olsa gördüğün bu manzara seni de etkilemiştir. Ne yazık ki yanımızda fotoğraf makinemiz yoktu... Koca göbeğimle teptiğim yolları da bu güzel manzarayı da çekemedik...

Dönüş yoluna geçtiğimizde artık tatlı bir yorgunluk vardı üzerimizde. Beykoz'dan Üsküdar'a gidip Beşiktaş'a ordan geçeriz diye düşündük... Yolun sonunda bizi Bolu Et Lokantası'ndaki her biri "az" ve lezzetli olan yemekler bekliyordu... Beykoz'da durakta beklerken baban birden boş bir otobüsün yanaştığını görüp heyecanlandı "Beydağ Üsküdar" diyerek beni de peşinden sürükledi. Otobüs bir noktada sahil yolundan ayrıldı, uzadıkça uzuyordu yol. Babana otobüsün Üsküdar'a gittiğinden emin olup olmadığını sordum. "Tabii canım" dedi "Üsküdar yazıyordu"... Ben artık yanımdaki kıza otobüsün nereye gittiğini sorsam mı diye düşünürken baban yandaki adama sordu... Adam gayet rahat "Ümraniye" demez mi... Uzun bir yolculuk sonunda vardık Ümraniye'ye. Bu kez de Üsküdar'a giden boş dolmuş bulamıyorduk... O sırada boş bir otobüs geldi üstünde kocaman "Ümraniye, Çakmak" yazıyordu. Heyhat baban bu sefer de bu otobüse binmek için diretiyordu. Üstelik bu kez "Beydağ Ümraniye, Ümraniye bin" diyerek... İşte beni gülmekten kırıp geçiren babanın bu halinden sonra bu vakayı "Ümraniye Ümraniye" olarak anmaya başladık. Sen doğduktan sonra da "Ümraniye Ümraniye" deyip gülüyorsak bil ki bundandır...

6 Ekim 2008 Pazartesi

Oy tombulum tombulum...

Uzun bir aradan sonra merhaba Fırat bebe;

Babanla pek güzel bir bayram tatili geçirdik. Bıkacak kadar uyuduk, ayaklarımız isyan edecek kadar gezdik ve tıka basa yedik. Daha ne olsun... Henüz bayram gelmeden seni görmeye gittik. Uzman bir doktor amca uzun uzun inceledi her organını; hepsi de sınavdan geçti ne mutlu ki... Yalnız haftana göre biraz iri çıktın. 700 gramlık bir tosun oğlan... Doktor gebelik diyabeti olabileceğinden şüphelendi. Tabiatım gereği generale gidene kadar sabredemedim ve şeker testini erkenden yaptırdım. Sonuçlar maalesef umduğumuzdan yüksek. Şeker bayramının sürprizi yüksek şeker oldu anlayacağın... Yarın bütün gün hastanede takılacağız ana oğul.

Doktorlara benim oğlum çok şeker, bilesiniz ki yüksek değerlerin bütün sorumlusu odur desem kurtarır mıyım paçayı?

Haa bıkana kadar uyuduk dedim ya, bunun bir ödülü de senin başrolünde olduğun rüyalarımdı... Bir tanesinde baban seni suya koymuştu. Üşümenden korkup kucağıma aldım seni, sanki yeni doğmuş gibiydin ıslak ve kırmızı. Suratında bir ağlama ifadesi donup kalmıştı. Kuruladıkça seni kendine geldin. O kadar güzeldin ki... Uyandığımda sanki hala kollarımdaydın... Hiç bu kadar mutlu uyandığımı hatırlamıyorum.

Sen yatağında beni beklerken uyandığımda yaşayacağım mutluluğun yanında bunun esamesinin bile okunmayacağını biliyorum tabii. Bu rüyalar bizim teselli armağanlarımız. 9 ay dile kolay, anne babaya zor.