18 Mayıs 2009 Pazartesi

Ergen ülkede erkek olmak

Oğlum, bu ülkede kadın olmak zordur derler hep... Haksız olduklarını söyleyemem; ama erkek olmak da zordur gelişmekte olan, ergen ülkede. Örneğin bu ülkede erkeksen doya doya kahkaha atamayacaksın; cıvık diyecekler yakıştıramayacaklar. Futbol takımı tutmazsan olmayacak, milli takım gol attığında kendinden geçmezsen... Olur da ağlamak gelirse içinden rahat rahat gözyaşı dökemeyeceksin; ya “yakışır mı lan erkek adama” diyecekler ya minik bir kedi şefkati gösterecekler “ah canım ne tatlı ağlıyor” diye... Çocuklarının bütün sorumluluğunu her şart altında senin sadece senin üstlenmeni isteyecekler; hatta karın bile bazen buna hakkı olduğunu düşünecek yanlış bir tercih yapmışsan. Onun işsizliği kimselere batmayacak da örneğin, seninki herkeslere batacak. Canın rengarenk giyinmek istediğinde ya da kendine süslü bir salata tabağı hazırlamak istediğinde ya da özel hayatını kimseyle paylaşmak istemediğinde arkandan konuşacaklar. Yoksa diyecekler... En çok senin bir baltaya sap olman istenecek. Güle oynaya askere gitmezsen, silah tutmam dersen vatan haini olacaksın. Sonra sünnet olmadığını görenler kimi zaman alaylı bir ifadeyle kimi zaman küstahça gelecekler üstüne. Eşine ev işlerinde yardımcı olsan “kılıbık” olacaksın. Olur da cinsel tercihin diğerlerinden farklı olursa yaşayacaklarını ise söylemek bile yersiz.

Oğlum, bu ülkede erkek olmanın bütün ağırlığını yaşayacaksın sen de. Kaçış yok. Toplumun sana yüklediği kimi rolleri benimseyeceksin, kimilerini reddedeceksin. Her halde isterim ki eğer doğrusunun bu olduğuna inanıyorsan kulak asma kimselere. Attığın adımdan eminsen bakma geriye... Farklılıkların değil mi seni sen yapacak olan.

Seni bütün farklılıklarınla kucaklamak isterim ben annen olarak. Farklılıklarının mecburi diyetlerini ödediğinde -küçük ya da büyük- yanında olmak isterim.

Erkek olmak zordur oğlum bu ülkede; ama erkek anası olmak da hiç kolay değildir. Onun çekeceği bütün potansiyel sıkıntılar için yüreğin daralıyorsa şimdiden...

15 Mayıs 2009 Cuma

"Tamamen mi yok olmuş?"

Geçtiğimiz gün babanla doktor kontrolü için hastanedeydik yine. Muayene bitip de odaya geçtiğimizde doktor anlatmaya başladı. Tümöre latince bir şey olduğunu söyleyip duruyordu. Sonunda ben dayanamayıp “Hocam nedir bu söylediğinizin Türkçesi, ne olmuş tümöre” dedim. “Yani silinmiş, yok olmuş” demez mi???? Hoca milleti işte, soğukkanlı, mesafeli... Kalk bir yanaklarımızdan öp, hadi geçmiş olsun de, iki kahve söyle, hatta mümkünse akşam buyur yemeğe gel; ben her “tamamen mi yok olmuş yani” dediğimde sabırla “tamamen yok olmuş” de... Ne bileyim işte yap bir şeyler... Yok; herhangi bir haberi herhangi bir hastaya verir gibi söyledi ve elindeki –içinde ne olduğunu çok merak ettiğim- naylon torbayı büküp, arkasını dönüp gitti.

Babanla başbaşa kaldığımızda “tamamen mi yok olmuş yani” dedim doya doya. Neyse ki o yanımdaydı. Anneanneni aradık hemen, iyi haberlere gözyaşı vizesi olduğundan ağladı. Dedenden müjdeyi istediğimde “annenle seni İtalya’ya göndereyim bu güzel haber karşılığında” dedi. Dayıların nihayet “oh be” dediler. Sonra dostları aradık ve birkaç akrabayı. Akşam evimiz kendiliğinden bir parti mekanına döndü. (Ah hoca da olsaydı hep beraber bol bol “tamamen mi yok olmuş yani” diyebilseydik ☺) Hazır kalabalıkken ve dostlar bir iki laf beklerken kadeh kaldırayım dedim. İlk sözüm “ağlayacağım galiba” oldu ve sözümde durup hemen ağladım. Hal böyle olunca kadeh kaldırma meselesi rafa kaldırıldı.

Gecenin gözbebekleri, bebeklerdi. Sen, Deniz ve Cansu... Bir ara üçünüzü yan yana getirip fotoğraflar çektik. Cansu senin üzerine atılmaya çalıştıysa da Ceyda teyze tarafından engellendi. Deniz her gördüğünde işaret parmağını fotoğraf makinesine dikip “ha hahah” deyip hepimizi güldürdü. Gecenin sonuna doğru hepiniz, sanırım biraz kalabalıktan, biraz uykusuzluktan ağlamaya, mızırdanmaya başladınız. Seni salona denemek için getirdiğimde dudağını büzüp büzüp etrafa bakman, sonra da ağlaman itiraf ediyorum ki çok hoşumuza gitti. “Aman da aman” dedik “oğlumuz büyümüş de kalabalıklardan sıkılır olmuş”

Dostlarla, akrabalarla geçirilen bu güzel akşamın sabahında, senin gülücüklerinle uyandım yine. Yine kahvaltı için köşedeki simitçiden, simit peynir alıp işe geldim. Maillerimi kontrol ettim, senin birkaç fotoğrafına baktım, babanla telefonlaştım.

Ve belki on kez doktorun raporunu okudum.
“serviks normal, parametrium serbest”

Hayat devam ediyordu işte. Seninle yaşanacak o güzel günler için en çok da...

10 Mayıs 2009 Pazar

Bir anneden diğerine...

Oğlum,
Bu blogdaki en uzun yazı olacak belki de bu... Öyle kısa cümlelerle geçiştiremeyeceğim, konuyu hemencecik kapatamayacağım. Çünkü bugün senin aracılığınla annemle konuşacağım, ona yazacağım... Annen duygulanmadan, ağlamadan söyleyemeyeceği ne varsa bugün söyleyecek annesine. Blogundan bir minik yeri büyük bir sevgi için kiralayacak.

Annem,
Bir an var ki unutamıyorum... Seninle ilk gidişimizdi kemoterapiye. Ben oturmuştum yerime sen sandalyeni çekmiş, etrafımda dolanıyordun bilmem ne için... Bir an sana baktım ve o an orada paylaşmak üzere olduğumuz şeye inanamadım. Gözlerim doldu ve sen fark ettin bunu. Ne oldu diye sormadın bile, üstelemedin hiç. O an bile gülümsedin. Koca bir üç ay boyunca o an da dahil bir kere dahi görmedim gözyaşını. Nasıl bir güçtür ki? Hayır sadece anne olmakla ilgili olamaz bu... Bu sen olmakla ilgili... Aynı durumda birçok anne belki de kızından çok ihtiyaç duyardı teselliye, onun yanında ondan daha çok dökerdi gözyaşını. Taş olsa çatlardı kimi anlarda... Sen çatlamadın. Dönüp arkaya baktığımda içim boşuna gururla dolmuyor işte. Boşuna bu kadar şanslı hissetmiyorum kendimi sen benim annem olduğun için.

Yine başka bir an daha var. Ve yine hastanede... Cemalle son radyoterapi öncesi kontrolüne gitmişiz ve tümörün beklediğimizden fazla küçüldüğünü öğrenmişiz. Üzerimizden koca bir kayayı kaldırmışlar sanki, hafiflemişiz. Hepimizin birbirimize çok da çaktırmadan yürek çarpıntılarıyla beklediğimiz, korktuğumuz o sınavdan geçmişiz... Haberi aldıktan, doktorla kısaca sohbet ettikten ve son seansı gördükten sonra yukarı çıkıyoruz kafeye. Yüreğiniz ağzınızda çalacak telefonu beklediğinizi biliyorum hepinizin. Önce seni arıyorum tabii. Anne diyebiliyorum sadece ve 2 cm... Boğazıma diziliyor kelimeler. Ağlıyor, konuşamıyorum. Telefonu cemale uzatıyorum anlatsın diye her şeyi sana. Bakıyorum o da benimle aynı durumda. Kapatıyorum telefonu çaresiz... İşte o an ilk kez aynı anda ağlıyoruz seninle. Ancak bu mutlu anda bırakıyorsun kendini. Oysa ben yaşamım boyunca bırakıyorum kendimi senin yanında. Ve öyle rahatlatıcı öyle güven verici ki kendimi bırakmak sana... Hani o yatakta olduğum günlerden birinde gelmişti aklıma birden: “insana annesi yanındayken ölmezmiş, ölemezmiş gibi geliyor” Benim annem bana kendimi böyle hisssettiriyor işte.

Bırakiterapideyiz... Anestezinin etkisi hala üstümde. Seni içeri alıyorlar, planlama yaparken onlar. Ellerim buz kesmiş, sana söylüyorum bunu. Avcunun içine alıyorsun ellerimi. Ellerin öyle sıcak ki... Bunu söylüyorum sana. “Genelde benim de ellerim buz gibi olur hayret” diyorsun. Ama o an sıcacık işte ve ısıtıyor beni. Her şey bitiyor çıkıyoruz hastaneden. Köşedeki simitçiden bir simit alıyor ve taksiye atlıyoruz yine eve dönmek için. Annemin yanında, gezmeye çıkarılmış bir çocuğun huzuruyla yediğim o simidin tadını unutamıyorum. Ellerinin sıcaklığını unutamıyorum...

Çok çok eskilerden bir an sonra... Havuzdayız ikimiz. Yüzüyoruz öyle bir taraftan diğerine. Sonra göz göze geliyoruz. Ben bir an gülüyorum, sen de karşılık veriyorsun. Sonra nedendir bilinmez bir gülme krizine giriyoruz. Gülmekten yüzemiyoruz havuzun ortasında. İki koca kadın utanmasak boğulacağız oracıkta gülmekten. Bunu düşündükçe daha da gülesim geliyor. Zor bela kenara atıyoruz kendimizi. Yüzün kıpkırmızı olmuş yine gülmekten. Bizim anne kızlığımızın en güzel rengi o kırmızı işte. Böyle çok, böyle rahat, böyle güzel gülebilen bir annenin kızı olmak nasıl güzel...

Senin kızın olmak kolaylaştırıyor yaşamımı, renklendiriyor... Seninle konuşmadan, seninle bir şeyler paylaşmadan geçmiyor bir günüm; geçemiyor. En çok sana nazlanabiliyorum öyle kolay. Senin kızın olmanın keyfini sonuna kadar çıkarıyorum. Şimdi düşünüyorum da oğlumun hayatında senin benim yaşamımda kapladığın kadar bir yer kaplayabilirsem ne mutlu bana. Ona senin bana destek olabildiğin gibi destek olabilirsem. Onunla seninle eğlendiğim zamanlardaki gibi eğlenebilirsem...

Annem,

Direkt söylemekte fayda var, lafı çok da dolandırmadan: seni seviyorum. Seninle paylaştığım her anı seviyorum. Bunca yıl; çocukluğumu paylaştık, genç kızlığımı, kadınlığımı ve şimdi anneliğimi paylaşıyoruz seninle. Ben bu yeni yolculuğumda da hemen arka koltukta senin oturuyor olmanın rahatlığını yaşıyorum. Sevincini...

Günümüz kutlu olsun...Her günümüz mutlu...

Bugün güzel, kocaman bir öpücüğü sanki en çok benim annem hak ediyor. Uzaktan da olsa öperim. O kırmızı, o kocaman yanaklarından.

Annem benim... Dostum.

8 Mayıs 2009 Cuma

Olur da borsa işine girersen

Gözde'yle maillesirken cok komik bir hikaye geldi aklıma. Anneanneni daha yakından tanıman için anlatayım sana da. Zamanında anneannen ve yakın arkadaşı Çiçek teyze borsadan 100 liralık mı ne kağıt almışlardı. Ve sanki milyon dolarlarını borsaya bağlamışlar gibi, ne zaman bir araya gelseler cnbc-e izleyip alt yazılardan kağıtlarını takip ediyorlardı. Tatile gittiğimde ben de alışmıştım, onlarla beraber oturup i harfi gelene kadar alt yazı okuyordum. İş Bankası'na bağlamışlardı o kadar parayı :)

Bu işin sonu nasıl bitti bilmem, ama ne zaman onların televizyon karşısında gündüz vakti cnbc-e izleyen ciddi hallerini düşünsem çok gülüyorum.

Bak aklıma bir şey daha geldi; yukardaki olayı pekiştirecek. Dayın üniversite için tercih yapacağı zaman anneannen formu o kadar çok okumuştu ki özel şartları ezberlemişti. Valla. Soruyorduk 2.13.101 diye misal. Hemen başlıyordu "bu okulu tercih edenlerin bilmem nesinin bilmem ne olması için bilmem ne gerekmektedir" diye. Böyle bir şey olamaz ya... Kelimesi kelimesine söylüyordu. Barışla sorup sorup hayretler içinde kalıyor, gülmekten ölüyorduk.

Baban bunları okuduğunda eminim herkesten biraz daha farklı tebessüm edecektir. Benim neden böyle olduğumun işaretlerini yukarda gördüğü için. Nitekim örneğin ben de Paris'e gideceğim zaman neredeyse Paris emlak piyasasının kurdu olmuştum. Her lokasyondan günlük ev kiralarını biliyordum... Uçuş alternatiflerini yazdığım not defterini hele anlatmayayım hiç :)

Az önce tatil için Rodos'a gitme ihtimali olduğunu söyleyen Gözde'den şöyle bir mail aldım:

"Yalniz dostum itiraf etmeliyim ki performansın cok düşmüş, benim bildiğim hürücan şimdiye kadar bana bi rodos tur programı göndermişti bile :)))"

Ne yapayım armut dibinden uzağa düşemiyor ki istese de :)
Bakalım sen kimin dibine düşeceksin; babanın mı benim mi?

Ek: Şimdi dayını aradım bu olayı hatırlatmak için. Çok komik bir örnek verdi; yine soruyormuş böyle karışık rakamlardan. Zor olsun diye arıcılık bölümünden sormuş; pat diye cevap vermiş anneannen "Bu bölümü seçenlerin arı sokmasına alerjisinin olmaması gerekmektedir" diye. :)

7 Mayıs 2009 Perşembe

“Pamukladı mıydı kavaklar, kiraz gelir ardından”

Bugün işten sana gelirken kavak pamukları uçuşuyordu havada.
Kavaklar pamukluyor, kiraz geliyor; oğlumun ilk yazı yaşanmak için bekliyor.

Kiraz, deniz, kayısı, ilk sözler, ter, sıcak, karpuz, bir minik diş, şapka, terlik, hamak, ilk emekleme, köy, dağdan gelen sürü, yıldız dolu gökyüzü, dalından vişne...

Bu yaz biliyorum ki mutluluk vaat ediyor. Oğlumun bütün mevsimleri gibi...

Fonda Selda gencecik sesiyle türküler söylüyor, annenin içinden eşlik etmek geçiyor. Annen koynunda sen uyuyakalmak istiyor türküler söylerken. Bir yaz gününün akşamüstünde...

Sana söylemek için bir an önce ezberlemeliyim bu türküyü:

Gara dağda gar aldında ufağ ufağ mezerler

Yeddi ceset hetim hetim zap suyinde yüzerler

Hökümata arzeylesem azarlar

Ben ketumo
ben hetimo

Ben ne biçim votandaşşam, hoooyyy babooov?
….
Angara’da anayasso

Ellerinden öpiy hasso

Yap bize de iltimasso

Bu işin mümkini yoh mi, hoooyyy babooov?
….

5 Mayıs 2009 Salı

Komik bir acıklı hikaye

Geçen gün Tuncay anlattı; kuzenim Gülay ablayla halam evde oturuyorlarmış. Gülay abla halama “Teyze ben ölsem nasıl ağıt yakardın?” demiş. Halam başlamış Gülay abla için ağıt yakmaya. O kadar içten söylüyormuş ki Tuncay eve geldiğinde bunları divanda ağlaşırken bulmuş. Geçen gün de ben sana bir ninni söylerken dayanamayıp ağlamaya başladım. Sabahın köründe öyle çok ağladım ki bir süre sonra “şimdi Cemal uyanıp bu dağılmış halimi görse ne derim” diye gülmeye başladım.

Ninni de ninniydi hani...

Gelin kızlar çaydan geçek

Çay bulanık nerden içek
Bebek ölmüş kefen biçek

Nenni oğul oğul nenni yavrum yavrum

Nenni balam balam nenni bebek oy

Peki işin komik yanı ne… Ben bu ninninin sadece son iki mısrasını biliyordum ve söylediğimde ezgisinden etkilenip gözyaşı döktüm. Meğer üst mısralarda ne gözyaşları gizliymiş. Onu da youtube sayesinde gördük. Döktük…

"Baharda kuşlar gibi geldin kondun dalıma"

Küçük bey, ülkece ağladığımız bir filmden bir replik yankılanıyor arada bir beynimin içinde. Babam ve Oğlum filminde babasına “oğlumun hayatında yutkunamadığı bir yumru olmak istemiyorum” diyordu Sadık. Ya da buna benzer bir şeyler... Bu sözü düşündükçe bir yumru oturuyor boğazıma... Özelde hastalığımdan genelde anneliğimden... Bir çocuk sahibi olmanın bütün ağırlığını hissediyorum.

Hiç şüphe yok bizi borçlandırıyorsunuz yaşama karşı... Sen doğduğundan beri ölmek hakkım yok benim. Yayalara yeşil yanmadan karşıya geçme hakkım, dışarda unutulmuş yemekten bir tabak yemek hakkım, grip olmuş bir dosta sarılma hakkım...

Sen doğduğundan beri; evet veda ettim kimi özgürlüklerime, kimi anlaşmalarımı yırttım attım, kimi büyük sözlerimi yuttum. Hiç zorsunmadan hem de, bir kere bile düşünmeden...

Sen doğduğundan beri anladım, bir minik bedenin aşkıyla vazgeçiş ne kolaymış kendinden.

Seni öyle çok seviyorum işte. Kendimden çok.

1 Mayıs 2009 Cuma

Son mektup

Canım torunum Fırat,
Bu bloga yazacağım son mektubum olacak bu. Sana bir teşekkür mektubu aslında Fıratım. Annen sana hayat verdi dokuz ay karnında taşıyarak. Her gün seni sevdi seninle konuştu. Bir kitap oluşacak şekilde sana seslendi. Bilebilir miydi ki sen ona hayatı armağan edeceksin? Bilebilir miydi ki erken gelme arzunla anneni büyük bir beladan kurtaracaksın? Sana sonsuz teşekkürler canım torunum; annen sana sen annene hayat verdiniz…

Varlığın hepimizi öylesine mutlu etti ki acılara katlanmamızı kolaylaştırdın. Çok ileri yaşlarda anlayacaksın ki ilk üç ay çok zorlu günler yaşadık. Tabii ki en cefakarı annendi. Sana teşekkürlerimin yanında annene de teşekkür ediyorum; hayata dört elle sarılıp senin sevginle bu hastalığı yenme çabası gösterdiği için; acılara zorluklara direnip “bu bir süreçtir geçecek” diyerek hayata sımsıkı sarıldığı için; sevgili annene canım kızıma sonsuz teşekkürler ediyorum.

Fıratım izin verirsen birçok kişiye senin aracılığınla teşekkür etmek istiyorum. En başta anneni ve beni bir an olsun yalnız bırakmayan hele hele benim kaprislerime ağlamalarıma katlanan sevgili müzimize [müzeyyen teyze] teşekkür ediyorum. Her şeyin başında sonunda “müzeyyen” diye seslenmelerime katlandığı için de teşekkür ediyorum. Babana teşekkür ediyorum; mükemmel bir baba ve eş olduğu için… Cemal dedene, ozan ve barış dayılarına teşekkür ediyorum korkularını, acılarını sessizce içlerinde yaşadıkları için. Gülçin yengene teşekkür ediyorum annene adaklar adadığı için ve uğur teyzene her gün anneanneni arayarak teselli ettiği ve ağlamalarına katlandığı için sonsuz teşekkürler. Sabahın köründe balkona çıkıp ellerini gökyüzüne açarak annen için dua eden Gülay teyzene teşekkür ediyorum. Telefonla ya da gelerek bize moral veren tüm dost, arkadaş ve akrabalara teşekkür ediyorum. Son teşekkürüm hiç tanımadığım birine annenin gözlerindeki hüzne dayanamayıp, kendimi dışarıya attığım günlerde oturduğum bir cafede sessizce ağlarken bana mendil uzatan garsona sonsuz teşekkürler ediyorum.

Çok şükür bugünlere; çok şükür kızımın senin her gülüşünde gözleri parlıyor. Senin kahkahaların içimizi ısıtıyor… İyi ki doğdun Fıratım en güzel anneler gününü yaşatacaksın bu yıl annene. Annenin başka hediye almasına hiç gerek yok birtanem en büyük en muhteşem en güzel armağan sensin ona…

ANNELER GÜNÜMÜZ KUTLU OLSUN

Üstündeymişik yeşilmişik

Yeşil bir koltuğumuz var. Eve ilk geldiğinde önce onun üstünde konakladın. İlk ağıtını bu koltuğun üstünde yaktın, ilk gülücüğünü bu koltuğun üstünde attın. Her tarafına salyan bulaştı bu koltuğun, dört bir yanına kustun sonra... Anneannenle başbaşa verip, 2 ay boyunca bu koltukta uyudun geceleri mışıl mışıl... Arada bir çişinle lekeledin. İlk kez bu koltukta yana döndün, başını kaldırdın. Gece beslenmeleri için bu koltuğa geldik seninle... Ana oğul bu koltukta bakıştık sen beslenirken ve ben senin varlığının mutluluğuyla ilk kez bu koltuğun üzerinde akıttım gözyaşlarımı... Neredeyse bütün fotoğrafların videoların bu koltuğun üzerinde çekildi.

Yeşil koltuk senden önce sadece bir yeşil koltuktu, şimdi her yanına sen sinmiş bir değerli eşya... Anneler hatıra olsun diye bebeklerinin bir şeylerini saklarlar ya, işte ben mümkünse bu koltuğu saklamak istiyorum senin için. Biraz irice bir hatıra nesnesi ama ne yapalım ne bir tulum ne bir ayakkabı; bebekliğinin en önemli tanığı, nesnesi bu koltuk...

Olur da ilerde “karın olacak o kadın” bu eski yeşil koltuğu atmaya kalkarsa; sen hemen bu yazıyı okut ona yavrum. Baktın olmuyor bu koltuğun ne kadar önemli olduğunu anlamıyor, koltuğunu da al dön yuvana he hehe.