Sevgili Fırat,
Dün bizleri çok üzen bir haber aldık. Prof. Dr. Ünsal Oskay'ın ölüm haberiydi bu. Türkiye'de "İletişim" dendiğine akla gelen ilk insan, gerçek bir aydın, tam bir entelektüel ve ne şanslıyım ki benim Ünsal Hocam.
Sana biraz ondan bahsetmek istiyorum. Ama birazcık araştırmayla öğrenebileceğin şurada doğdu, burada eğitim aldı, şu kitapları yazdı bilgilerinden değil de bizim (öğrencilerinin) onu tanıdığı şekliyle anlatmak isterim.
Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi 401 no'lu sınıfı onun derslerinde gördüğü kalabalığı başka hiçbir derste görmemiştir. Üstelik devam mecburiyetinden filan değil tamamen öğrencilerin Ünsal Hocayla birşeyler paylaşma isteğinden kaynaklanırdı bu kalabalık. Ağzında sigarası, elinde çayıyla anlatırdı.... neler neler anlatırdı... en büyük derdi bizlerin daha çok okumasını sağlayabilmekti. Bir dersinde eni konu hesap yapmıştı; günde bir saat yemek yapsanız, yumurta gibi basit yemekler yapıp fazla vakit kaybetmeyeceğinizi düşünüyorum, bir saat yemek yeseniz, bir saat banyo tuvalet gibi işlere vakit ayırsanız, dört saatiniz okulda geçse, 6 saat uyusanız, geriye 11 saat kalıyor! Bu zamanı geçirmenin en kıymetli yolu kitap okumaktır!
Ama sanma ki Ünsal Hoca sadece buna önem verirdi. Hiç de değil! Hayat çok değerliydi onun için "Çocuklar her zaman mükemmel bir eş bulamazsınız, ama o böyle şu şöyle diye yalnız kalmayın, iyi kötü biri mutlaka olsun hayatınızda, hayattan kopmayın" derdi :) En güzel anılarından biri bir gün sahilde karşılaştığı kendi kitabını okuyan "bir çift bacak"a dair anısıydı. Öyle güzel bir kızın kendi kitabını okumasından duyduğu memnuniyeti keyifle anlatırdı. Türkan Şoray'ın kirpikleri ise sanırım en büyük tutkusuydu :) Sınıftaki erkek öğrencilere "Arkadaşlar en az bir Cemal Süreya şiiri bilmeden bir kızı tavlayamazsınız" derdi. Yüzyıllık Yalnızlık'ın tamamını 3 günde son 10 sayfasını ise 10 günde okuduğunu bu kitabın ne zaman bahsi geçse gülümseyerek hatırlarım.
Dün akşam ATV'de Ünsal Hoca'nın ölüm haberini verirken onun iletişim sektöründe ne çok öğrenci yetiştirdiğindne bahsettiler. Sadece ATV'nin haber ekibinde bile kendisinden bahsedebilecek 5-6 öğrencisi vardı...
Türkiye'de iletişim sektörüyle ilgili her türlü soruya cevap verebilecek, birçok konuda kapsamlı ve anlamlı bakış açısı sunabilecek ender insanlardan biriydi...
Velhasıl Fıratçığım, hem iyi bir eğitmen hem iyi bir insandı hocamız. Gerçek bir kayıp bizler için. Umarım senin de hayatında böyle değerli hocaların olur. Umarım sana sadece bilgi değil, anlamlı bir dünya görüşü de verebilirler...
Sana Ünsal Hocamızın yazdığı ve tavsiye ettiği kitapları armağan etmek için sabırsızlıkla bekliyorum.
19 Ekim 2009 Pazartesi
12 Ekim 2009 Pazartesi
Bir yolculuğun sonunda
Annen gelişigüzel yolculukları, nereye çıkacağını bilmediği yollarda yürümeyi sever oğlum. Ve bazen insan önemsiz gibi görünen bir gezintiye çıktığında, gezinti onu hayatı boyunca unutamayacağı bir manzaraya çıkarır... Bugün nereye çıkacağını bilmediğim bir internet yolculuğunda bir dizeye düştü yolum. “Bir dağ bulur uzun uzun bakarım”. Bilmem kaç defa okudum bu dizeyi, şu son on beş dakika içinde. Okudukça işledi içime ve içime işledikçe anlamlandı.
Sonra bir filmden bir sahneyi hatırladım. Babalarını arayan iki çocuk filmin sonunda kocaman bir ağaca sarılıyorlardı koşarak. Çarpılmıştım. Sıkıla sıkıla üflüye püflüye upuzun bir filmi bu kısacık sahne için izlemiştim sanki.
Ve bir başka film sahnesi... İki deli rus oğlan, yıllar sonra babaları çıkıp gelmiş yaşamlarına. Bir yolculuğa çıkıyorlar hep beraber, uzlaşamıyorlar. Ve adam ölüyor bir biçimiyle. Bir kayıkta yatıyor cesedi. Çocuklar sahildeyken denize doğru sürüklenip gidiyor. Küçük hırçın çocuk koşuyor arkasından ilk kez “baba” diyerek. Bu sahnenin etkisinde kalıp bütün gece ağladığımı hatırladım. Zübeyde Halan tek bir sahne için bu kadar ağladığıma inanamıyor, “bak doğru söyle abimle bir şey mi oldu” diye sıkıştırıyordu beni. Oysa o tek bir sahne bütün bir gece ağlanmaya değerdi...
Biliyorum büyük ihtimalle apolitik bir oğlan olacaksın. Yaşam kaygıların da bizimkilerden bambaşka olacak. Varsın olsun; ama ne olur ağladığın birkaç film sahnesi, defalarca okuduğun birkaç dize, yürümekten keyif aldığın yollar da olsun...
“Bir dağ bulur uzun uzun bakarım” dizesini kucaklayan şiir şöyle bitiyordu:
“Şimdi senin uzanıp yattığın otlarda
Yarın yeni bir yeşillik büyüyecek”
Benim yeşilliğim sensin ve dağım da.
Sonra bir filmden bir sahneyi hatırladım. Babalarını arayan iki çocuk filmin sonunda kocaman bir ağaca sarılıyorlardı koşarak. Çarpılmıştım. Sıkıla sıkıla üflüye püflüye upuzun bir filmi bu kısacık sahne için izlemiştim sanki.
Ve bir başka film sahnesi... İki deli rus oğlan, yıllar sonra babaları çıkıp gelmiş yaşamlarına. Bir yolculuğa çıkıyorlar hep beraber, uzlaşamıyorlar. Ve adam ölüyor bir biçimiyle. Bir kayıkta yatıyor cesedi. Çocuklar sahildeyken denize doğru sürüklenip gidiyor. Küçük hırçın çocuk koşuyor arkasından ilk kez “baba” diyerek. Bu sahnenin etkisinde kalıp bütün gece ağladığımı hatırladım. Zübeyde Halan tek bir sahne için bu kadar ağladığıma inanamıyor, “bak doğru söyle abimle bir şey mi oldu” diye sıkıştırıyordu beni. Oysa o tek bir sahne bütün bir gece ağlanmaya değerdi...
Biliyorum büyük ihtimalle apolitik bir oğlan olacaksın. Yaşam kaygıların da bizimkilerden bambaşka olacak. Varsın olsun; ama ne olur ağladığın birkaç film sahnesi, defalarca okuduğun birkaç dize, yürümekten keyif aldığın yollar da olsun...
“Bir dağ bulur uzun uzun bakarım” dizesini kucaklayan şiir şöyle bitiyordu:
“Şimdi senin uzanıp yattığın otlarda
Yarın yeni bir yeşillik büyüyecek”
Benim yeşilliğim sensin ve dağım da.
Etiketler:
Andrei Zvyagintsev,
Arkadaş Z. Özger,
Dönüş,
Puslu Manzaralar,
Theo Angelopoulos
05 Ekim 2009 Pazartesi
Doğduğun güne dönüş
Oğlum,
Nasıl gözümden kaçmış bu! Doğduğun günü anlatmamışım sana... Oysa nasıl heyecanlı bir gündü. O gün erkenden uyanmıştım. Marjinal hamilelerin şerefine bir kahvaltı tertip edilmişti (böyle bir kalıp var evet). Yolda anneanneni aradım, bu kadar erken aramama şaşırıp “bebek mi geliyor yoksa” diye açtı telefonu. “Daha neler” dedim daha var... Kuzenin Duru’nun aramıza katılmasına sadece birkaç saat kalmıştı. Bir yandan da dayını arıyordum her şey yolunda mı diye...
Marjinal’deki keyifli kahvaltının ardından (Duru da sağlıklı bir kız çocuğu olarak doğmuştu bu arada), yorgan almak için Harbiye’de dolanmaya başladım. İştahım o kadar açıktı ki o mükellef (bunu da öğren, ne işine yarayacaksa) kahvaltının ardında bir de Aslı’dan su böreği ve portakal suyu ziyafeti çektim kendime. Yürüye yürüye Cevahir’e vardım. Yorganları bulup babanı bekledim. Öğle yemeğinde gelip beni eve uğurladı. O kadar yorulmuştum ki hemen uzandım yatağa. Haa öncesinde de sucuklu yumurtaları dürüm yapıp hüplettim (bunu zaten biliyorsundur).
Uzanalı henüz on dakika bile olmamıştı ki bir tık sesi duydum. Ve bir sıkışma hissettim. Tuvalete gittiğimde senin gelmeye niyetli olduğunu anladım. Neyse ki Müzi evdeydi. Anneanneni, babanı aradım önce. Herkes şoktaydı. Tam da istediğim gibi ☺ En başından beni senin işte aynen böyle gelmeni istemiştim. Randevuyla değil kapıya omzunla yüklenerek... Birden!
General Herman muayenesinde doğruladı geldiğini ve hemen doğum yapacağım hastaneye yönlendirdi beni. Kanalı tıkayan kitle (bunu unutalım hepimiz) dolayısıyla normal yollarla gelemeyecektin aramıza.
Her şey çok hızlı gelişiyordu. Yolda sürekli birilerini arıyordum, oğlum geliyor diye... İlk işaretle doğumhaneye girmem arasında sadece 1 saat vardı sanırım. Masaya yatmıştım fakat baban ortalarda yoktu. Doktoruma sürekli “Cemal’i bekleyeceksiniz değil mi?” diyordum. Anestezistin ısrarla bugün neler yediniz diye sormasına da kızıyordum. O kadar çok şey yemiştim ki... Üstelik sucuklu yumurtalı dürümü her seferinde “tost yemiştiniz değil mi?” diye tekrar ediyor ben de sanki bir önemi varmış gibi “yo yo ekmek arası yedim” diyordum.
Çok korktuğum anestezi kısmı zahmetsizce tamamlandıktan bir süre sonra baban girdi içeri yeşil ameliyat kıyafetleri içinde. İşin komik kısmı baban bu haliyle tıpkı yanı başımdaki anesteziste benziyordu. Ve ikisi de zaman zaman yanağımı okşuyordu. Bu iki adamdan hangisi kocam diye düşünürken Herman “Bunu hissettin mi?” dedi. Sonrası şimşek hızıyla gerçekleşti, bir anda sesini duydum. Şoktaydım. Minik bir temizlik operasyonundan sonra getirdiler seni yanıma. Ha bu arada doğduğun an baban deklanşöre basacağına kapama düğmesine basmış ve buna da acayip bozulmuştu.
Seni ve babanı alıp götürdüler. Nispeten sıkıntılı bir yarım saatten sonra yukarı size doğru yolculuğum başlamıştı. Asansörden iner inmez gördüğüm manzarayı hiç unutmayacağım. Aradığım herkes oradaydı neredeyse. Bu kadar insan nasıl bir araya geldi diye düşündüm. Çok da mutlu oldum. Kimler yoktu ki; abin, Barış dayın, Tuncay, Arzu, Gözde, Ceyda, İlker, Zübeyde Halan, Müzi...
O gün, o günün aslında hayatımın en mutlu günü olduğunu bilmiyordum. Seninle aramızda oluşacak bağın sağlamlığından bihaberdim. Kucağımda bir minik bebektin. Şaşkındım.
Bugün ne zaman düşünsem doğduğun günü içim heyecanla doluyor. Seni bu kadar severken, sana bu kadar bağlıyken dönüp o günü bir daha bir daha yaşamak isterdim.
Doğduğun gün, bugünkü büyük sevgimle kucaklamak isterdim seni.
Bugünkü gibi içime çekebilmek seni.
Nasıl gözümden kaçmış bu! Doğduğun günü anlatmamışım sana... Oysa nasıl heyecanlı bir gündü. O gün erkenden uyanmıştım. Marjinal hamilelerin şerefine bir kahvaltı tertip edilmişti (böyle bir kalıp var evet). Yolda anneanneni aradım, bu kadar erken aramama şaşırıp “bebek mi geliyor yoksa” diye açtı telefonu. “Daha neler” dedim daha var... Kuzenin Duru’nun aramıza katılmasına sadece birkaç saat kalmıştı. Bir yandan da dayını arıyordum her şey yolunda mı diye...
Marjinal’deki keyifli kahvaltının ardından (Duru da sağlıklı bir kız çocuğu olarak doğmuştu bu arada), yorgan almak için Harbiye’de dolanmaya başladım. İştahım o kadar açıktı ki o mükellef (bunu da öğren, ne işine yarayacaksa) kahvaltının ardında bir de Aslı’dan su böreği ve portakal suyu ziyafeti çektim kendime. Yürüye yürüye Cevahir’e vardım. Yorganları bulup babanı bekledim. Öğle yemeğinde gelip beni eve uğurladı. O kadar yorulmuştum ki hemen uzandım yatağa. Haa öncesinde de sucuklu yumurtaları dürüm yapıp hüplettim (bunu zaten biliyorsundur).
Uzanalı henüz on dakika bile olmamıştı ki bir tık sesi duydum. Ve bir sıkışma hissettim. Tuvalete gittiğimde senin gelmeye niyetli olduğunu anladım. Neyse ki Müzi evdeydi. Anneanneni, babanı aradım önce. Herkes şoktaydı. Tam da istediğim gibi ☺ En başından beni senin işte aynen böyle gelmeni istemiştim. Randevuyla değil kapıya omzunla yüklenerek... Birden!
General Herman muayenesinde doğruladı geldiğini ve hemen doğum yapacağım hastaneye yönlendirdi beni. Kanalı tıkayan kitle (bunu unutalım hepimiz) dolayısıyla normal yollarla gelemeyecektin aramıza.
Her şey çok hızlı gelişiyordu. Yolda sürekli birilerini arıyordum, oğlum geliyor diye... İlk işaretle doğumhaneye girmem arasında sadece 1 saat vardı sanırım. Masaya yatmıştım fakat baban ortalarda yoktu. Doktoruma sürekli “Cemal’i bekleyeceksiniz değil mi?” diyordum. Anestezistin ısrarla bugün neler yediniz diye sormasına da kızıyordum. O kadar çok şey yemiştim ki... Üstelik sucuklu yumurtalı dürümü her seferinde “tost yemiştiniz değil mi?” diye tekrar ediyor ben de sanki bir önemi varmış gibi “yo yo ekmek arası yedim” diyordum.
Çok korktuğum anestezi kısmı zahmetsizce tamamlandıktan bir süre sonra baban girdi içeri yeşil ameliyat kıyafetleri içinde. İşin komik kısmı baban bu haliyle tıpkı yanı başımdaki anesteziste benziyordu. Ve ikisi de zaman zaman yanağımı okşuyordu. Bu iki adamdan hangisi kocam diye düşünürken Herman “Bunu hissettin mi?” dedi. Sonrası şimşek hızıyla gerçekleşti, bir anda sesini duydum. Şoktaydım. Minik bir temizlik operasyonundan sonra getirdiler seni yanıma. Ha bu arada doğduğun an baban deklanşöre basacağına kapama düğmesine basmış ve buna da acayip bozulmuştu.
Seni ve babanı alıp götürdüler. Nispeten sıkıntılı bir yarım saatten sonra yukarı size doğru yolculuğum başlamıştı. Asansörden iner inmez gördüğüm manzarayı hiç unutmayacağım. Aradığım herkes oradaydı neredeyse. Bu kadar insan nasıl bir araya geldi diye düşündüm. Çok da mutlu oldum. Kimler yoktu ki; abin, Barış dayın, Tuncay, Arzu, Gözde, Ceyda, İlker, Zübeyde Halan, Müzi...
O gün, o günün aslında hayatımın en mutlu günü olduğunu bilmiyordum. Seninle aramızda oluşacak bağın sağlamlığından bihaberdim. Kucağımda bir minik bebektin. Şaşkındım.
Bugün ne zaman düşünsem doğduğun günü içim heyecanla doluyor. Seni bu kadar severken, sana bu kadar bağlıyken dönüp o günü bir daha bir daha yaşamak isterdim.
Doğduğun gün, bugünkü büyük sevgimle kucaklamak isterdim seni.
Bugünkü gibi içime çekebilmek seni.
18 Ağustos 2009 Salı
Anne olduğum an
Oğlum anne olmak bir tuhaf his. Her geçen gün olgunlaşan ve gelişen bir ilişki bizimkisi. Bu ilişkinin dönüm noktalarından biri 1 Ağustos günü yaşandı. O gün ilk kez "gel gel" yaptığımda boynuma atıldın ve benden kimselere gitmedin. O gün ilk kez bu kadar çok ve derinden annen olduğumu hissettim. Annen olduğum için ağladım gece boyunca, sen beni tanıdığın için artık ve tercih ettiğin için. Sevincimden "gel gel turnuvaları" düzenledim. Hiçbir yarışta kazandığım için bu kadar sevinmedim.
Halam tamamen iyileştiğimi öğrendiğinde "Caney sen şu an burada olsan bu müjdeyi verdiğin için sana ne verirdim biliyor musun?" demişti; "canımı verirdim, canımı". Ben de o anki hislerimi böyle anlatabilirim sana. Senin annen olduğum o an için "canımı verirdim, canımı"
Artık eve her geldiğimde önce "gel oğlum" diyorum sana, sonra Müzi çağırdığında ve sen gitmeyip benim boynuma saklandığında "Aferin" deyip öpücüklere boğuyorum seni. Bir annenin mazur görülebilecek bencilce hisleriyle.
Ve sen bu aralar öyle güzel öyle derinden gülüp bakıyorsun ki mutluluktan elim ayağıma dolanıyor. Bana kendimi her gün her gün çok şanslı hissettiriyorsun. Saat altı civarında kalbime minik minik oklar saplıyorsun. "Birazdan eve gidip oğluma sarılacağım heyecanının" okları.
Ve işlere ara verip senin fotoğrafına baktığım o an edebiyatın ta kendisini yaşatıyorsun bana; çünkü yalan değil çocuk her şeyiyle gerçek. İçimden bir nehir akıyor gibi oluyor... Sana doğru...
Halam tamamen iyileştiğimi öğrendiğinde "Caney sen şu an burada olsan bu müjdeyi verdiğin için sana ne verirdim biliyor musun?" demişti; "canımı verirdim, canımı". Ben de o anki hislerimi böyle anlatabilirim sana. Senin annen olduğum o an için "canımı verirdim, canımı"
Artık eve her geldiğimde önce "gel oğlum" diyorum sana, sonra Müzi çağırdığında ve sen gitmeyip benim boynuma saklandığında "Aferin" deyip öpücüklere boğuyorum seni. Bir annenin mazur görülebilecek bencilce hisleriyle.
Ve sen bu aralar öyle güzel öyle derinden gülüp bakıyorsun ki mutluluktan elim ayağıma dolanıyor. Bana kendimi her gün her gün çok şanslı hissettiriyorsun. Saat altı civarında kalbime minik minik oklar saplıyorsun. "Birazdan eve gidip oğluma sarılacağım heyecanının" okları.
Ve işlere ara verip senin fotoğrafına baktığım o an edebiyatın ta kendisini yaşatıyorsun bana; çünkü yalan değil çocuk her şeyiyle gerçek. İçimden bir nehir akıyor gibi oluyor... Sana doğru...
23 Temmuz 2009 Perşembe
Bankta bir bebek, yanında bir adam
Bazen öyle oluyor ki buralara hep babanı yazmak istiyorum; babana olan aşkım, babanın şaşkınlıkları, babanın gözyaşları, babanla kavgalar, babanla barışmalar... Hepsini sayfalarca yazmak... Ve kucağındaki sana aşkla bakan babanın yüzlerce fotoğrafını çekmek istiyorum. Upuzun prezantasyonlar hazırlamak istiyorum babanla yürüyüşlerimiz için. Sesim güzel olsaydı bir de sevdiği şarkılardan albüm yapmak isterdim ona.
Dün her sabah ve akşam yürüdüğümüz o yolda, sana ve babana gelirken bir yaşlı adam gördüm. Tek başına uzaktaki otobana bakıyordu. Neredeyse her akşam bir görev gibi... Biraz üzgün bir gündü geride bıraktığım... Sanki bu kez daha çok etkiledi beni adamın duruşu. Yüreğim biraz ezik devam ettim yola, sonra ilerde iki kişi gördüm. Minik bir bebek bankın kenarına tutunmuş çığlık atıyordu ve yanındaki adam gülerek onu arkasından tutuyordu. Meyve ağaçlarının ortasında yaşlı adamla aynı otobana doğru oturmuşlardı. Çalıların arasından yürüdüm ve "Oğlum" dedim sana yine öyle güzel bakıp öyle güzel güleceğini bilerek ve babana dönüp "Cemal baksana ne güzel kırmızı oje sürdüler bana" dedim. Neşelendik... Dönüş yolunda baban ben bütün gün çok üzüldüm diye birkaç küçük gözyaşı döktü; büyük bir aşk ilanı olarak. Sonra senden bahsedip kendimize geldik. Türlü türlü şeyler konuşup güldük, eğlendik. Baban ihmal ettiğim birkaç şey için kızdı bana. Kırmızı ojelerime şaşkın şaşkın baktık arada.
Yürüdüğümüz o yol hayatımızın her günü gibiydi...
Ve babanla geçirdiğim her gün, sonunda meyve bahçesi olan bu yol kadar huzur verici.
Dün her sabah ve akşam yürüdüğümüz o yolda, sana ve babana gelirken bir yaşlı adam gördüm. Tek başına uzaktaki otobana bakıyordu. Neredeyse her akşam bir görev gibi... Biraz üzgün bir gündü geride bıraktığım... Sanki bu kez daha çok etkiledi beni adamın duruşu. Yüreğim biraz ezik devam ettim yola, sonra ilerde iki kişi gördüm. Minik bir bebek bankın kenarına tutunmuş çığlık atıyordu ve yanındaki adam gülerek onu arkasından tutuyordu. Meyve ağaçlarının ortasında yaşlı adamla aynı otobana doğru oturmuşlardı. Çalıların arasından yürüdüm ve "Oğlum" dedim sana yine öyle güzel bakıp öyle güzel güleceğini bilerek ve babana dönüp "Cemal baksana ne güzel kırmızı oje sürdüler bana" dedim. Neşelendik... Dönüş yolunda baban ben bütün gün çok üzüldüm diye birkaç küçük gözyaşı döktü; büyük bir aşk ilanı olarak. Sonra senden bahsedip kendimize geldik. Türlü türlü şeyler konuşup güldük, eğlendik. Baban ihmal ettiğim birkaç şey için kızdı bana. Kırmızı ojelerime şaşkın şaşkın baktık arada.
Yürüdüğümüz o yol hayatımızın her günü gibiydi...
Ve babanla geçirdiğim her gün, sonunda meyve bahçesi olan bu yol kadar huzur verici.
16 Temmuz 2009 Perşembe
Fırat'lı hayat, tatlı hayat!
Fıratçığım, kuzucuğum,
Sen büyüdükçe içimizde sevgin de büyüyor sanki. Varlığın her geçen gün içimizi daha çok ısıtıyor. Şahsen ben seni her görüşümden sonra daha çok özlüyorum. Daha da bir sabırsızlanıyorum tekrar görmek için :)
İtiraf etmeliyim ki beni en çok mutlu eden şeylerden biri; beni gördüğünde gülümseye başlamış olman (Herkese gülümsüyor olabilirsin ama konu bu değil, lütfen) Son zamanlarda her görüştüğümüzde bana şöyle bir bakıyor ve hemen dünyanın en sıcacık gülüşüyle, gözlerin parlayarak gülüyorsun. ne yalan söyleyeyim bu da beni pek bir mest ediyor :)
Geçen akşam televizyonda bir filmde 5-6 yaşlarında bir çocukla genç bir adam vardı. Adam çocuğu gezdiriyor, anaokuluna götürüyor, şarkılar öğretiyordu. Birden kendimi "Fıratçığım büyüse de biz de yapsak bunları" diye düşünürken buldum. Sabırsızlanıyorum seni kaçırıp parka, sinemaya, dondurma yemeye, gezmeye götürmek için.
Seninle birşeyler paylaşmak, daha çok paylaşabilecek olmak beni çok heyecanlandırıyor. Umarım sen de böyle düşünürsün :)
Seni çok seviyorum Minik!
Sen büyüdükçe içimizde sevgin de büyüyor sanki. Varlığın her geçen gün içimizi daha çok ısıtıyor. Şahsen ben seni her görüşümden sonra daha çok özlüyorum. Daha da bir sabırsızlanıyorum tekrar görmek için :)
İtiraf etmeliyim ki beni en çok mutlu eden şeylerden biri; beni gördüğünde gülümseye başlamış olman (Herkese gülümsüyor olabilirsin ama konu bu değil, lütfen) Son zamanlarda her görüştüğümüzde bana şöyle bir bakıyor ve hemen dünyanın en sıcacık gülüşüyle, gözlerin parlayarak gülüyorsun. ne yalan söyleyeyim bu da beni pek bir mest ediyor :)
Geçen akşam televizyonda bir filmde 5-6 yaşlarında bir çocukla genç bir adam vardı. Adam çocuğu gezdiriyor, anaokuluna götürüyor, şarkılar öğretiyordu. Birden kendimi "Fıratçığım büyüse de biz de yapsak bunları" diye düşünürken buldum. Sabırsızlanıyorum seni kaçırıp parka, sinemaya, dondurma yemeye, gezmeye götürmek için.
Seninle birşeyler paylaşmak, daha çok paylaşabilecek olmak beni çok heyecanlandırıyor. Umarım sen de böyle düşünürsün :)
Seni çok seviyorum Minik!
"Taktı abicim taktı"
Bu aralar bakıyorum da her şeyle tam bir minik kaşif olarak yakından ilgileniyorsun. Halının tüyleri, babanın göğüs ucu, koltuğun kenarı, balkondaki domates fidesi, bütün kumandalar senin oyuncağın. Her şeyden çok çabuk sıkılıyorsun. Bir süre oynadığın bir oyuncakla yeniden oynaman için o oyuncağı uzun zaman görmemen gerekiyor. Baban senin bu halinle ilgili olarak bana yan yan bakıp "kime çekmiş acaba?" diyor...
Ben de senin gibi bir şeye taktım mı takar, işin cılkını çıkarır sonra tamamen bıkar ve bir daha asla yüzüne bakmam. Bir dönem Metro çikolataya takmıştım kafayı; o kadar çok seviyor o kadar çok seviyordum ki günde iki üç tane yemeden rahat etmiyordum. Sonra bir gün bıktım ve bir daha bakkalda yüzüne bile bakmadım. Herhalde yemeyeli birkaç yıl olmuştur.
Son maymun iştahlılığımdan sen de nasiplendin. "Herkes yavrusuna bir şey örüyor hadi ben de altta kalmayayım" dedim ve beyaz bir yelek örmeye karar verdim sana. Şöyle bir sırtı kaplayacak kadar alanı ördüm fakat o kol kesme denen lanet yere geldiğimde Elife Halan defalarca nasıl yapılacağını anlatsa da bütün hevesimi kaybettim ve olduğu gibi bıraktım senin yeleği. Sonra bari sabun bezi yapayım bundan dedim ve kesip şişten çıkardım. Püskül müskül yapacaktım öyle kaldı. (Tüm bunlar olurken Gözde teyzen senin için üstelik işinin en yoğun olduğu zamanda bir battaniye örüp bitirdi. Hem de modelli). Bu annenin el emeği göz nuru parçası sanırım baban tarafından bir operasyon esnasında çöpe atıldı. Sahi ya benim depresyon çantam ne oldu? Kesin baban atmış veya birine verdirmiştir zorla. Oysa içinde şişler, ipler, ne güzel püsküller, yumak toplar vardı ve canım sıkkınken özellikle de kışsa çok işe yarıyordu. Len Cemal, aynılarını topla bana çabuk kış gelmeden.
Neyse sözün özü, şu an tüm bebekler gibi maymun iştahlısın ama olur da bu hal sürerse suç benimdir. Yalnız sen de benim kadar şanslıysan; umarım benim babanı bulduğum gibi hiç bıkılmayacak bir eş bulur ve yıllarca bu oyuncakla hayatı neşelendiren binbir oyun oynarsın.
Baban benim için yemekten hiç bıkılmayan bir Metro çikolata, içtikçe içilesi gelen bir bardak fındık şuruplu cafe latte, bitmesin diye dua edilen koca bir tencere yaprak sarma.
Yerim ben bu babanı...
Ben de senin gibi bir şeye taktım mı takar, işin cılkını çıkarır sonra tamamen bıkar ve bir daha asla yüzüne bakmam. Bir dönem Metro çikolataya takmıştım kafayı; o kadar çok seviyor o kadar çok seviyordum ki günde iki üç tane yemeden rahat etmiyordum. Sonra bir gün bıktım ve bir daha bakkalda yüzüne bile bakmadım. Herhalde yemeyeli birkaç yıl olmuştur.
Son maymun iştahlılığımdan sen de nasiplendin. "Herkes yavrusuna bir şey örüyor hadi ben de altta kalmayayım" dedim ve beyaz bir yelek örmeye karar verdim sana. Şöyle bir sırtı kaplayacak kadar alanı ördüm fakat o kol kesme denen lanet yere geldiğimde Elife Halan defalarca nasıl yapılacağını anlatsa da bütün hevesimi kaybettim ve olduğu gibi bıraktım senin yeleği. Sonra bari sabun bezi yapayım bundan dedim ve kesip şişten çıkardım. Püskül müskül yapacaktım öyle kaldı. (Tüm bunlar olurken Gözde teyzen senin için üstelik işinin en yoğun olduğu zamanda bir battaniye örüp bitirdi. Hem de modelli). Bu annenin el emeği göz nuru parçası sanırım baban tarafından bir operasyon esnasında çöpe atıldı. Sahi ya benim depresyon çantam ne oldu? Kesin baban atmış veya birine verdirmiştir zorla. Oysa içinde şişler, ipler, ne güzel püsküller, yumak toplar vardı ve canım sıkkınken özellikle de kışsa çok işe yarıyordu. Len Cemal, aynılarını topla bana çabuk kış gelmeden.
Neyse sözün özü, şu an tüm bebekler gibi maymun iştahlısın ama olur da bu hal sürerse suç benimdir. Yalnız sen de benim kadar şanslıysan; umarım benim babanı bulduğum gibi hiç bıkılmayacak bir eş bulur ve yıllarca bu oyuncakla hayatı neşelendiren binbir oyun oynarsın.
Baban benim için yemekten hiç bıkılmayan bir Metro çikolata, içtikçe içilesi gelen bir bardak fındık şuruplu cafe latte, bitmesin diye dua edilen koca bir tencere yaprak sarma.
Yerim ben bu babanı...
15 Temmuz 2009 Çarşamba
Düşmez kalkmaz bir baban
Haa düşmelerden bahsedince aklıma geldi. Şimdi kimi insan var bütün düşmelerini tek başına yaşamak ister. Ne bileyim bana bir tür güç timsali gibi gelir bu insanlar. Başlarına kötü bir şey geldiğinde en yakınlarına bile "üzülmesinler" diye söylemezler misal... Baban birazcık böyle insanlardan gibi. Bazı konularda sır küpüdür, bazı sıkıntıları tek başına göğüsler. Peki ya annen? Annen ise düşmeleri söz konusu olduğunda tam bir gevşek ağızdır yavrum. En ufak bir yeri ağrısın bire bin katarak anneannene, babana, dostlarına anlatır da anlatır. Onların ilgisinden, onların da o an üzülüyor olmasından bir tür iç huzur bulur. Birazcık bencillik ama böyle ne yapalım.
Ben acılarımı paylaşmazsam deliririm. İşte bu yüzden halan bir kist ameliyatı olacağı zaman bunu sadece babana o da ne olur ne olmaz diye söylediğinde şoka girmiştim. Ben olsam ooo, bütün risk faktörlerini de sıralayarak toplamıştım milleti başıma. Bugün yine kan verirken damar bulunamadığından canım çok yandı ve söylemediğim kalmadı nerdeyse... (Baban "içim sızladı, keşke yaptırmasaydın" dedi de mutluluktan öldüm bittim. Kolumun sızısı geçti gitti sanki)
Sen erkeksin, ilk gruba girersin diyeceğim ama hiç de öyle olmayabilir. Çünkü örneğin dayılarının da benden aşağı kalır yanı yoktur. Barış ne zaman hastalansa arayıp bana bildirir hemen. Bizim ailede "şu rahatsızlığı çaktırmadan yaşayıp geçireyim" diyen bir anneannen vardır oğlum. Onun dışında biz ne zaman düşsek "yahu kimleri toplasak başımıza" diye sevdiklerimizi şöyle bir yoklarız.
Bence sen de bizim gruba dahil ol. Çok eğlenceli.
Ne o öyle tek başına acılara göğüs germek falan, film gibi...
Ben acılarımı paylaşmazsam deliririm. İşte bu yüzden halan bir kist ameliyatı olacağı zaman bunu sadece babana o da ne olur ne olmaz diye söylediğinde şoka girmiştim. Ben olsam ooo, bütün risk faktörlerini de sıralayarak toplamıştım milleti başıma. Bugün yine kan verirken damar bulunamadığından canım çok yandı ve söylemediğim kalmadı nerdeyse... (Baban "içim sızladı, keşke yaptırmasaydın" dedi de mutluluktan öldüm bittim. Kolumun sızısı geçti gitti sanki)
Sen erkeksin, ilk gruba girersin diyeceğim ama hiç de öyle olmayabilir. Çünkü örneğin dayılarının da benden aşağı kalır yanı yoktur. Barış ne zaman hastalansa arayıp bana bildirir hemen. Bizim ailede "şu rahatsızlığı çaktırmadan yaşayıp geçireyim" diyen bir anneannen vardır oğlum. Onun dışında biz ne zaman düşsek "yahu kimleri toplasak başımıza" diye sevdiklerimizi şöyle bir yoklarız.
Bence sen de bizim gruba dahil ol. Çok eğlenceli.
Ne o öyle tek başına acılara göğüs germek falan, film gibi...
Deneme bir ki
Bu sabah uyandığında seni alıp içeri odaya götürdüm. Yere açtığımız minderin üstüne bıraktım. Kıpırdana kıpırdana kenara kadar geldin. Düştün düşeceksin... "Dur bakayım" dedim "düşsün bir ne olacak". Nasıl olsa 15-20 cmdi hepi topu. Ama o da ne düşer düşmez kopardın yaygarayı, ağladıkça ağladın. Bir yandan üzüldüm sen böyle çok ağladığın için; bir yandan da gözünde ilk kez bir damla yaş gördüğüm için sevindim. Müzi kızdı bana "çocuk deneme tahtası mı?" diye... Aslında biraz öyle bence... Deneye ve (umarım azıcık) yanıla yanıla öğreneceğiz bazı şeyleri. Koltuğun taa kenarına kadar gidip bir kerecik düşmezsen böyle bir şeyin varlığından nasıl haberdar olacaksın. Düşmelisin ama bizim desteğimizle veya kendi kendine hep kalkmalısın. Tabii bir de mümkünse aynı koltuğun kenarından on kere düşüp, kafanı gözünü yarmamalısın.
Bence yaşamın boyunca düşmemeye oynama, düştüğün zaman kalkabilmeye oyna. Daha kazançlı çıkarsın sanki... Öyle ya da böyle düşmemek mümkün olmadığına göre.
Her zaman yapamayız -ve yapmamalıyız da belki- ama sen düştüğünde ne zaman istersen at kendini kollarımıza. Ağla, sinirlen, iç çek... Biz de seninle ağlarız, sinirleniriz, iç çekeriz. Ve sonra hep beraber ayağa kalkıp en yakın tatlıcıya pasta yemeye gideriz.
Nitekim sıkı sıkı sarılıp, üstüne bir dilim pasta yedikten sonra bütün düşmeler vız gelir tırıs gider.
Bence yaşamın boyunca düşmemeye oynama, düştüğün zaman kalkabilmeye oyna. Daha kazançlı çıkarsın sanki... Öyle ya da böyle düşmemek mümkün olmadığına göre.
Her zaman yapamayız -ve yapmamalıyız da belki- ama sen düştüğünde ne zaman istersen at kendini kollarımıza. Ağla, sinirlen, iç çek... Biz de seninle ağlarız, sinirleniriz, iç çekeriz. Ve sonra hep beraber ayağa kalkıp en yakın tatlıcıya pasta yemeye gideriz.
Nitekim sıkı sıkı sarılıp, üstüne bir dilim pasta yedikten sonra bütün düşmeler vız gelir tırıs gider.
26 Haziran 2009 Cuma
Her gün yeni bir sen
Fırat'ım şöyle bir baktım da son zamanlarda sana seni anlatacak şeyler yazmamışım hiç. Oysa seni büyütme maceramız tam gaz sürüyor ve sen her geçen gün yeni bir şeyler yaparak şaşırtıryorsun bizi... Nerden başlamalı bilmem. Mesela artık bizi uzaktan görünce de tanıyorsun. Bir aralar sen balkonda veya pencerede olduğunda dikkatini çekmek için boşuna sallardık elimizi kolumuzu ve boşuna bağırırdık "Fıraat, fırat" diye. Bütün sokak yolcuları dönüp bakardı da sen bakmazdın. Bir süredir ise bizi görür görmez gülmeye başlıyorsun. Ve en çok hoşuma gidense neredeyse her gülmende kendini kucağında olduğun kişinin göğsüne, boynuna doğru kapatıyorsun. Bu utangaç, mahcup tavır beni büyülüyor.
Son birkaç haftadır emekleme çalışmaları yapıyorsun. Poponu yukarı kaldırıp kendini ileri -ve bazen de geri- doğru atıyorsun. Arada yorulup kafanı yatağa gömüyorsun veya sinirlenip "ııııııııı ıhhhhhh" diyerek bütün vücudunu kasıyorsun. Artık farklı sesler çıkararak, şımarık şımarık ağlıyorsun. Bu ağlamaların o kadar komiğime gidiyor ki kahkahalar atıyorum. Sen de bir süre sonra "ne yapıyor bu kadın" diye sanırım bana dikkat kesiliyor ve ağlamayı unutuyorsun. Bu beni daha da çok güldürüyor.
Aslında neredeyse her yaptığın hareketle güldürüyorsun bizi. Mesela sen uyanıp da yumuşak yumuşak kaşındığında ya da kafanı kaldırıp bize baktıktan sonra yine aynı mahcup tavırla kafanı yeniden yatağa gömdüğünde biz saat sabahın altısı olmasına rağmen çok gülüyoruz babanla. Sen büyürken içimizde hep bir sevinç.
Babanla her akşam yıkıyoruz seni. Bir zamanlar sadece seyirciydim artık su dökücü oldum. Bir nevi terfi işte... Banyoda çok mutlusun. Bu aralar neden bilmem banyodayken sürekli göbeğini kaşıyorsun. Pipin eline değdiğinde de "sanırım bir tür oyuncak bu" diye merakla onu da kaşıyorsun. Biz bir yandan gülüyor bir yandan da kıpkırmızı olan göbeğinin yarattığı endişeyle eline oyuncaklar tutuşturuyoruz. Baban banyonun ilk dakikalarında mutlaka "oğluma jakuzi yapacağım" diyerek duşun fıskiyesini alttan alta tutuyor sana; ben her seferinde engellemeye çalışıyorum onu "çocuk korkacak, canı yanacak" diye...
Mamanı epey azalttık. Kerata sen de az değilsin kabağın tadına baktıktan sonra o son zamanlarda hep reddettiğin mamaya saldırmaya başladın. Senin için buharda pişirdiğim sebzelerden püre yapıyorum. İçine azıcık da kabak koyuyorum tabii. Kahvaltılarda pekmez, yumurta, labne peynir, tereyağ, cicibebe bulamacı yiyorsun. Üstelik buna bayılıyorsun. Senin cicibelerine ben de dayanamıyorum, sütün içine koyup koyup yiyorum. Ne yapayım çok güzeller.
Bir yoğurt hikayesi var ki tek başına bir yazı olarak girmeyi hak ediyor bu bloga. Sana yoğurt yapmak en büyük zevkim. Her seferinde o 4 saatlik sürede tuttu mu tutmadı mı diye beklemek, sonra heyecanla kavanozun kapağını açıp tuttuysa acayip mutlu olmak için yapıyorum sanki bu işi. Ayıptır söylemesi artık hep tutuyor. Üstelik küçük kavanozlarda da yapabiliyorum; önceden nedense hiç tutturamıyor hep koca koca tencerelerde 1 kilo sütü mayalıyordum. İyi ki de pes edip yoğurt makinesi almamışım. Bu heyecanı yaşamadıktan sonra iki günde bir yoğurt yapmak görevden başka bir şey olmazdı.
Eskisinden farklı olarak artık öyle uzun saatler duramıyorsun arabanda. Hele ki yemek masasındaysak hemencecik gelmek istiyorsun yanımıza. Her seferinde senin dediğin oluyor tabii. Bugün kahvaltı yaparken kaselerimizden birini kırdın çeke çeke. Evet artık nesneleri tutup fırlatabiliyorsun. Bakalım daha neler neler zayi olacak...
Müzi'yle neredeyse bütün gün başbaşasınız. Ben sürekli "aşk yaşamayın ha, oğlum aman Müzi'yi benden çok sevme" diye telkinlerde bulunuyorum sana. Daha önce baktığı çocuk "anne" dermiş Müzi'ye; aynısı başımıza gelmesin diye "oğlum bu müzi ben de annenim" diyorum. Geçen gün kucağımda ağladığında hemen deney yaptım. Teyzemi çağırıp onun kucağına verdim seni. Baktım susmuyorsun, "aferin oğlum" deyip gezmeye götürdüm. Müzi "bu anneyle başımız dertte" diye şikayet ediyor beni sana. Eee ben ona daha hamileyken söylemiştim kıskanç bir anne olacağımı. Baksana aşkınızı bölmek için sıcak mıcak dinlemeyip her öğlen baskın yapıyorum size.
En büyük zevklerinden biri de ayakta durmak. Tabii şimdilik desteğimizle. Ayaktayken pis pis sırıtıyorsun önce. Sehpanın yanındaysan sehpaya vuruyorsun. Bir gün o kadar hızlı vurmuşsun ki ağlamışsın acısından. Müzi anlattı. Ha bir de oda seçtiğini söyledi Müzi. Penceresinden dışarı seyrettiğin için onun odasını seviyormuşsun en çok. Balkon ise senin vazgeçilmezin. Orada saatlerce durup; arabaları, insanları seyredebilirsin. Dışa açık yönünü benden almadığın kesin.
Senin sokakları sevdiğini bildiğimiz için mutlaka her akşam arabana koyup gezmeye gidiyoruz birlikte. İstikametimiz bizim sokağın sonu. Orada meyve ağaçları ve otoban manzaralı bir bank var. Ana ziyaretçileri çocuklar, kediler ve bir de biz. Baban ağaçlardan olgunlarını seçip meyve topluyor benim için. Eriği pis bulduğumdan yemiyorum ama dut verirse anında götürüyorum. Annenin psikilojisi böyle tuhaftır işte yavrum. Geçen gün Gözde'ye yazdığım gibi "şu beynimi bir aldırsam da midem de diğer organlarım da bir rahat nefes alsalar artık"
Uyurken mutlaka sallanmak istiyorsun hınzır seni. Ben türküler söyleyerek uyutuyorum seni, baban kendi dilinde tuhaf sesler çıkararak. Sallama ve uyutma faslı bitip de yatağına bıraktığımızda seni hemen yan dönüyor ve uyumaya böyle devam ediyorsun. Çok hoşumuza gidiyor bu. (Müzi'nin çok hoşuna gitmiyor. Hep aynı tarafa dönüyorsun, kafan yamuk olacak diye endişeleniyor)
Bol bol konuşuyoruz seninle. Sen de özellikle sabahları tuhaf sesler çıkararak karşılık veriyorsun bize. En çok da "uuuu" dememizden hoşlanıyor ve gülüp sen de tekrarlıyorsun. Karşılıklı "uuu"laşıyoruz uzun uzun.
Sözün özü büyüyorsun oğlum, bizi çocuklaştırarak hem de. Ne güzel.
Son birkaç haftadır emekleme çalışmaları yapıyorsun. Poponu yukarı kaldırıp kendini ileri -ve bazen de geri- doğru atıyorsun. Arada yorulup kafanı yatağa gömüyorsun veya sinirlenip "ııııııııı ıhhhhhh" diyerek bütün vücudunu kasıyorsun. Artık farklı sesler çıkararak, şımarık şımarık ağlıyorsun. Bu ağlamaların o kadar komiğime gidiyor ki kahkahalar atıyorum. Sen de bir süre sonra "ne yapıyor bu kadın" diye sanırım bana dikkat kesiliyor ve ağlamayı unutuyorsun. Bu beni daha da çok güldürüyor.
Aslında neredeyse her yaptığın hareketle güldürüyorsun bizi. Mesela sen uyanıp da yumuşak yumuşak kaşındığında ya da kafanı kaldırıp bize baktıktan sonra yine aynı mahcup tavırla kafanı yeniden yatağa gömdüğünde biz saat sabahın altısı olmasına rağmen çok gülüyoruz babanla. Sen büyürken içimizde hep bir sevinç.
Babanla her akşam yıkıyoruz seni. Bir zamanlar sadece seyirciydim artık su dökücü oldum. Bir nevi terfi işte... Banyoda çok mutlusun. Bu aralar neden bilmem banyodayken sürekli göbeğini kaşıyorsun. Pipin eline değdiğinde de "sanırım bir tür oyuncak bu" diye merakla onu da kaşıyorsun. Biz bir yandan gülüyor bir yandan da kıpkırmızı olan göbeğinin yarattığı endişeyle eline oyuncaklar tutuşturuyoruz. Baban banyonun ilk dakikalarında mutlaka "oğluma jakuzi yapacağım" diyerek duşun fıskiyesini alttan alta tutuyor sana; ben her seferinde engellemeye çalışıyorum onu "çocuk korkacak, canı yanacak" diye...
Mamanı epey azalttık. Kerata sen de az değilsin kabağın tadına baktıktan sonra o son zamanlarda hep reddettiğin mamaya saldırmaya başladın. Senin için buharda pişirdiğim sebzelerden püre yapıyorum. İçine azıcık da kabak koyuyorum tabii. Kahvaltılarda pekmez, yumurta, labne peynir, tereyağ, cicibebe bulamacı yiyorsun. Üstelik buna bayılıyorsun. Senin cicibelerine ben de dayanamıyorum, sütün içine koyup koyup yiyorum. Ne yapayım çok güzeller.
Bir yoğurt hikayesi var ki tek başına bir yazı olarak girmeyi hak ediyor bu bloga. Sana yoğurt yapmak en büyük zevkim. Her seferinde o 4 saatlik sürede tuttu mu tutmadı mı diye beklemek, sonra heyecanla kavanozun kapağını açıp tuttuysa acayip mutlu olmak için yapıyorum sanki bu işi. Ayıptır söylemesi artık hep tutuyor. Üstelik küçük kavanozlarda da yapabiliyorum; önceden nedense hiç tutturamıyor hep koca koca tencerelerde 1 kilo sütü mayalıyordum. İyi ki de pes edip yoğurt makinesi almamışım. Bu heyecanı yaşamadıktan sonra iki günde bir yoğurt yapmak görevden başka bir şey olmazdı.
Eskisinden farklı olarak artık öyle uzun saatler duramıyorsun arabanda. Hele ki yemek masasındaysak hemencecik gelmek istiyorsun yanımıza. Her seferinde senin dediğin oluyor tabii. Bugün kahvaltı yaparken kaselerimizden birini kırdın çeke çeke. Evet artık nesneleri tutup fırlatabiliyorsun. Bakalım daha neler neler zayi olacak...
Müzi'yle neredeyse bütün gün başbaşasınız. Ben sürekli "aşk yaşamayın ha, oğlum aman Müzi'yi benden çok sevme" diye telkinlerde bulunuyorum sana. Daha önce baktığı çocuk "anne" dermiş Müzi'ye; aynısı başımıza gelmesin diye "oğlum bu müzi ben de annenim" diyorum. Geçen gün kucağımda ağladığında hemen deney yaptım. Teyzemi çağırıp onun kucağına verdim seni. Baktım susmuyorsun, "aferin oğlum" deyip gezmeye götürdüm. Müzi "bu anneyle başımız dertte" diye şikayet ediyor beni sana. Eee ben ona daha hamileyken söylemiştim kıskanç bir anne olacağımı. Baksana aşkınızı bölmek için sıcak mıcak dinlemeyip her öğlen baskın yapıyorum size.
En büyük zevklerinden biri de ayakta durmak. Tabii şimdilik desteğimizle. Ayaktayken pis pis sırıtıyorsun önce. Sehpanın yanındaysan sehpaya vuruyorsun. Bir gün o kadar hızlı vurmuşsun ki ağlamışsın acısından. Müzi anlattı. Ha bir de oda seçtiğini söyledi Müzi. Penceresinden dışarı seyrettiğin için onun odasını seviyormuşsun en çok. Balkon ise senin vazgeçilmezin. Orada saatlerce durup; arabaları, insanları seyredebilirsin. Dışa açık yönünü benden almadığın kesin.
Senin sokakları sevdiğini bildiğimiz için mutlaka her akşam arabana koyup gezmeye gidiyoruz birlikte. İstikametimiz bizim sokağın sonu. Orada meyve ağaçları ve otoban manzaralı bir bank var. Ana ziyaretçileri çocuklar, kediler ve bir de biz. Baban ağaçlardan olgunlarını seçip meyve topluyor benim için. Eriği pis bulduğumdan yemiyorum ama dut verirse anında götürüyorum. Annenin psikilojisi böyle tuhaftır işte yavrum. Geçen gün Gözde'ye yazdığım gibi "şu beynimi bir aldırsam da midem de diğer organlarım da bir rahat nefes alsalar artık"
Uyurken mutlaka sallanmak istiyorsun hınzır seni. Ben türküler söyleyerek uyutuyorum seni, baban kendi dilinde tuhaf sesler çıkararak. Sallama ve uyutma faslı bitip de yatağına bıraktığımızda seni hemen yan dönüyor ve uyumaya böyle devam ediyorsun. Çok hoşumuza gidiyor bu. (Müzi'nin çok hoşuna gitmiyor. Hep aynı tarafa dönüyorsun, kafan yamuk olacak diye endişeleniyor)
Bol bol konuşuyoruz seninle. Sen de özellikle sabahları tuhaf sesler çıkararak karşılık veriyorsun bize. En çok da "uuuu" dememizden hoşlanıyor ve gülüp sen de tekrarlıyorsun. Karşılıklı "uuu"laşıyoruz uzun uzun.
Sözün özü büyüyorsun oğlum, bizi çocuklaştırarak hem de. Ne güzel.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)