29 Eylül 2011 Perşembe

Tanıdık yabancılar

Bazen bir yürüyüşte olmanın en büyük anlamı o an orada senin gibi düşünen insanlarla birlikte olmaktır. Umuttur bu. Yalnız olmamaktır... Seninle aynı şeye ağlayan, aynı şeye gülen, aynı şeyi düşünen, aynı kavga için mücadele eden insanlar güçlendirir seni.

Senin için bu blogu yazdığımda, herkese açmaya karar verdim. Ortak bir emeğin ürünü olsun istiyordum bu blog. Fakat ne yazık ki elimiz klavyeye pek varmadığından çok sevdiğim insanlar -baban da dahil- çok da yazmadılar. Ama belki ondan da önemli bir şey yaptılar; okudular. Benim seni büyütme serüvenime tanıklık ettiler, gözyaşlarıma, kahkahalarıma, geçmişime, hayallerime. Bana yalnız olmadığımı hissettirdi bu blogun sessiz sakin okuyucuları. Yalnız tanıdıklarım mı? Ne mutlu ki hayır. Bazen yolu bu bloga düşen biri hiç tanımadığı bu kadının ve senin yaşamına giriverdi. Haberimiz bile olmadan.

Bugün bizimle aynı şeylere gülebilen, aynı şeyler için gözyaşı dökebilen bir blog misafirimiz şöyle yazmış:
“Nereden, nasil baslayacagimi bilemez bir halde yazmak istedim size. Nasil geldim buralara bilmiyorum ama bloglardan bloglara ucarken gordum Firat icin yazdiklarinizi. Once soyle bir baktim. Ilk yazidan basladim sonra. 2 aksamdir,cok naif,cok mutlu,ask dolu,sevmenin ve sevilmenin cok guzel ,cok gercek anlatildigi bir roman okudum sayenizde.

Ailemi,dostlarimi,memleketi (ustelik hemseriymisiz de mersinden),binlerce kilometre uzakta birakip sevdigim adamin pesinde dolasiyorum.Ve onun isi geregi de bazi aksamlar tek basimayim. 2 aksamdir ,yine tek basima evde otururken oyle guzel isittiniz icimi,oyle cok aglattiniz ki beni, oyle sevdim ki sizi,kendimle ilgili bu detaylari paylasiyor olmam da ondan.
Uzatmadan, Firat'a, size ve butun sevdiklerinize hep sevgi dolu, saglikli,uzun omurler dilerim. Iyi ki yazmissiniz ve iyi ki tesadufen tanimisim hepinizi. E-mailinizi bulamadigim icin buradan aradim sizi ve kendimi tutamadim,yazmak istedim. Rahatsiz ettiysem affola.”

Ne kadar kıymetli değil mi? Seninle ben burada konuşuyoruz ve bizim yaşamımız bir başkasınınkine dokunuyor. Ve tam da bizim gibi seven, sevdiğinin peşinden cesaretle giden bir kadın gelip bizim yanımızda soluklanıyor. Küçük ama anlamlı bir çoğalma bu…

Bu blog senin için küçük bey evet; ama biraz da bizim için biliyor musun? Yalnız olmadığımızı hissetmek için; dostlarla sohbet için.

Kıskanmayasın, benim tatlı ve bu aralar bir o kadar da huysuz olan oğlum.
Bu blogdaki her kelimenin altı senin için çarpan minik kalplerle çiziliyor çünkü.

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Akşamüstü telefonunun gecesinde

Bu blogda neler neler konuşuldu kimler kimler konakladı belki de bir onun adı geçmedi hiç. Hiç iz bırakmadı o. Bir seferinde hafiften kafaları bulmuşken beyoğlunda; azıcık bir üstünden geçti konunun. Bu bloga ne denli yazmak istediginden bahsetti ve şimdi az biraz kırıntısını bile hatırlamadığım yazamama nedenlerinden. Boşver be demiştim o zaman ona, senin geleceğinde bütün doğallıyla olacağından o kadar emindim ki... Ondan hiç kopmayacağımdan.

İnsanın kafasına bir fotoğraf gibi kazınan anlar vardır. Kimi zaman o anın yaşanmaktayken içinde olmasan da filmini çeker hani beynin. İşte benim beynimde öyle bir anısı vardır onun.

Kötü bir haber vermek için aradığımda bir yokuş çıkmaktadır, kesin yine bir yere yetişmenin telaşesinde. Telefonu kapatır devam eder yürümeye yokuşta ve durur sonra. O an yapmakta olduğu, yapacağı her şey anlamsız gelir. “Ne yapıyorum ben?” der ve ilk taksiye atlayıp kapımızı çalar. Kapıyı açtığım o anı, sarıldığımızı ve şeffaf torbadaki meyve sularını kaydetmektedir o sırada beynim. Filmin ilk kısmını yine bir kız kıza akşamında öğrenecektir...

O kadın yani senin Müge teyzen; annenin ciğerini bilir. Annen daha bir yemeğe uzatırken elini “yiyeyecek misin ki sen onu, yemezsin” der. Doğrudur, o tabak mutlaka tırtıklanıp bırakılır. Bir ortamdan kaçmak için bahane mi üretecek annen, hemen gözlerini devirip üç numaralı “bahane uydurduğunun farkındayım ama hadi takıl bakalım” bakışını atar.

Bazen bir çocuk gibi “ya Hürüüüüüü” deyip ve tabii azıcık da eğilip annenin omzuna kafasını koyar. Sığınır, sığındırır. Annenin yaşamının, tüm zamanlarda çekimli yüklemidir.

Hani bir keresinde senin için babanın beni sevdiği, benim onu sevdiğim gibi seven bir kadın dilerim en çok demiştim ya. Bir de benim birkaç iyi dostum var oğlum, hakikatli birkaç dost ama; işte onlar gibi, Müge teyzen gibi iyi dostlar dilerim sana.
Öyle ki kardeş bilesin onları,

Senin de telefonun bugün benimkinin çaldığı gibi sadece “ama ben seni çok seviyorum” demek isteyen bir dostun eliyle çalsın. Daha dün gündelik bir vedalaşmayla, tatlı bir sohbetle ayrılmışken üstelik... Öyle araya zaman, özlem falan da girmemişken.
Hadi bakalım, şimdi kapatıp blogu hemen Müge teyzeni ara. Bu yazıyı hatırlat ona. Git bir çayını iç, elini öp. Hayırsızlık etme. Kırarım boynuzunu iblis. Belki hazır gitmişken “bizimkiler” dizisiyle heba olan bir kuşağı da anlatır sana. Baksana bunca yıl sonra çıkıyor bilinç altımızdan kelimeler... Hey gidi yıllar...

Sahi sen bu blogu ilk kaç yaşına geldiğinde okuyacaksın?

7 Ağustos 2011 Pazar

Ve bir nehir akar gider

Sen çok güzel gülen bir çocuksun biliyor musun oğlum? Kikirdiyorsun, sonuna kadar neşeleniyorsun, hayatın hakkını veriyorsun. Sinirlendin mi de tam sinirleniyorsun ama... Kırıp döküyorsun, küsüp gidiyorsun. Keskin duygularında kendimi görüyorum. Dalgalanmalarında... Yüzünde minicik bir nokta gibi burnunun ucundaki kıvrımda...

Neler paylaşmıyoruz ki bu aralar seninle... Bir masal kitabın var benim bayılarak aldığım, onu okuyoruz sık sık. Hep aynı yerlerinde aynı soruları soruyorum sana ve sen hep aynı heyecanlı cevapları veriyorsun. Ölüp bitiyorum. Neler görmüş diye sorduğumda bir “balıklar, gemiler” deyişin var ki ses hafızamda bundan gayrisi olmasa gam yemem.

Sohbet ediyoruz artık seninle. Bir de kibarsın ki sorma. Ne yapacak olsan nezaketen izin istiyorsun “yapabilir miyim anne”, “ben de gelebilir miyim baba” ve birinden bir şey kopardığında mutlaka teşekkür ediyorsun “tişikür” ediyorsun daha doğrusu. Hiç “teşekkür et yavrum” diyen anne babalardan olmadığımız halde, kendi kendine geliştirdiğin bir şey işte.

Fenalıkların da az değil hani... Yemekleri doyduğun anda döküveriyorsun, bardaktı çanaktı, ipdaddi acımadan yere atıyorsun öylesine hobi olarak. Baban müthiş sabırla bunları karşılarken ben kızıp küsüyorum. “Benimle konuşma Fırat, üzüldüm” dediğimde öyle tatlı “konuşmak istiyorum ama, konuşacam. Baba annem bana küsmüş” deyişin var ki alelacele bir bahane bulup sarılıyorum sana.

Geçen gün biz adanada, baban istanbuldayken; kendiliğinden telefonda babana şöyle söyledin “babacığım seni çok seviyorum, artık gel”. Bunu değil yaşamak aradan günler geçtikten sonra hatırlamak bile gözlerimizi ıslattı babanla.

Bir deli oğlansın işte. Uzun zamandır takılmışız peşine, sürükleniyoruz o duygudan bu duyguya.

Ne iyi etmişiz de bir nehrin adını vermişiz sana.

Sen hep çağlayasın.

30 Haziran 2011 Perşembe

İki adam

Küçüğüm,

Ben hayatta iki kez aşık oldum biliyor musun? Bir babana bir sana... Bir baban için bu kadar gözyaşı döktüm, bir senin için. Bir seni böyle kokladım böyle içime çeke çeke, bir babanı...

Bir babana açtım kapıyı böyle, bir sana.

Öyle durduk yere, öyle elimi tutsam işte hemen oracıkta oldukları için iki adam düğümledi boğazımı sadece; biri sen biri baban.
İki adam geldi aklıma şarkılarda, iki adam şarkılar söyletti.

İki adamla çıktığım yolculuklarda yaşadım en mutlu günlerini ömrümün.

Bozcaada iskelesine yanaşan otobüsten inen üç kişiden ikisiydi iki adam. Ve güneşin yeni doğduğu saatlerde annen, bu iki adamla sahildeki üç kişiden biri olmanın sonsuz mutluluğunu yaşadı.

Çanakkalede üç yıldızlı bir otelin küçük odasında mutlulukla uyuyan üç kişiden ikisiydi iki adam. Annen, iki kişilik bir yatağı üçe bölmenin mutluluğunu bu iki adamla yaşadı.

Edirne’de bir bahar yağmurunda ıslanmak pahasına bir taksiye atlayıp şehrin kalan yerlerini gezen üç kişiden ikisiydi iki adam. Biz tam da biz onu görmeye geldiğimizde yağmur yağan bir şehirde bile mutsuz olmayan üç kişiydik.

Yedigöller’de, Terkos’ta, Amasra’da, Safranbolu’da, Riva’da, Eskişehir’de, Bursa’da, Kıyıköy’de... daha buluşmalarının üçüncü yılı bile dolmadan dört bir yanda bir arada olan üç kişiden ikisiydi iki adam.

Ve annen, ta içinden ama çok içinden minnet duygusunu en çok bu yolculuklarda hissetti. Ve bir yerlerde bir zaman yazdığı gibi inanmadığı bir dinin olmayan tanrısına en çok bu anlarda şükretti.

Çok şükür oğlum, hayattayız, mutluyuz.

Çok şükür.

27 Nisan 2011 Çarşamba

Teklif var ısrar yok

Canım oğlum, uzun zaman oldu sana yazmayalı. Bu arada yazılarımızı biriktirdiğimiz site yasaklandı, sen birkaç santim uzadın, baban bir yaşına daha girdi ve emekli oldu, abin bir sınav daha atlattı, annen birkaç temiz sonuç daha aldı, kış gitmemekte yaz gelmemekte direndi. Hayat aktı...

Geçen gün seninle birlikte bir hafta içi gündüz kaçamağında (annenin bütün kaçamakları gibi sevinç dolu) başbaşa bir alışveriş merkezindeydik. Baban da katıldı bize öğle molasında. Biz üçümüz AVM’deki bir minik trenin minik lokomotifine binip (sen yalnız binmeye korkuyorsun diye) üç beş tur attık. Babanı işe yolladıktan sonra; oyun alanında başbaşa vakit geçirdik. Ve sonra senin koşarak giriş yaptığın oyuncakçıdan “büyük büyük kepçe’ aldık. Pizza Hut’a oturduk. En yeni menüden söyledik. Pizzayı da kolayı da tam ortadan bölüştük.

Sen küçüğüm tam karşıma oturdun. Gözlerimin içine bakarak, gülümseyerek mutlulukla yemeğini yedin. Öyle anlar geldi ki kendimi kapıp koyvermemek için çok tuttum. Miniğim annesiyle ilk randevusundaydı sanki.

Takside bu güzel günün ardından eve dönerken, kokunu içime çektim. Nasıl anlatsam öyle bebek bebek kokmuyorsun sen sanki. Biraz yaramazlık kokuyorsun... Biraz adam adam, biraz uykudan yeni kalkmış insan kokusu... Biraz bebekliğinin yine o hiç bebek gibi kokmayan saç kokusundan izler... Biraz biraz her şeyden, biraz biraz yaşam.

O koku, o randevu, o bakışlar.

Kalbimi ellerinde tutan bir oğul sevgisi...

Yarın yeniden yemeğe çıkar mısın benimle?

14 Ocak 2011 Cuma

Fıratçığımla gece yarısı sohbeti...

Fıratcığım,
Neden bilmiyorum gecenin bu saatinde ustelik cok da yorgunken oturmus saatlerdir burada yazilanlari okuyorum. Duygularım karmakarışık. Sana anlatmak istedigim ne cok sey var ve ne kadar azını anlatabilmişim simdiye kadar.
Bir masal anlatmistim sana annen ve babana dair. Onlarin askini bir matbaa ziyareti sirasinda "su yuzune cikardigimi" :) Biliyor musun senin geleceginin haberini aldigimda, yani annen telasli sesiyle beni arayip "Firat geliyor" dediginde ben de acil bir is icin matbaaya gitmek uzere yoldaydim. Ve yanimda o zaman "is arkadasim" olan Evren abin vardi. Annenin o gunlerdeki deyimiyle "tiramisudan sorumlu devlet bakani" bu da ayri hikaye tabii :) Neyse, annen hastaneye gitmek icin yola ciktiklarini soyledi. Ben surekli seni dusunerek ve bu durum çeneme de yansıyarak matbaadaki islere hizlica goz atip döndüm ve ajansa cok da yakin olan hastaneye "uçtum" :) Gittigimde anneni ameliyathaneye almışlardı, müzi ve barış vardı, baban sizin yanınızdaydı sanırım. Sonra herkes toplandı zaten :) Bir süre sonra da seni getiriverdiler. Şimdi fıratçığım sana bir itirafım var; Geldiğine çok sevindim bu kesin. Ama benim aklım annendeydi ne yalan söyleyeyim. Neyse ki az sonra annen de yorgun ama mutlu bir şekilde yanımızdaydı da biz de o anın tadını doyasıya çıkardık hep birlikte...
Sonra hiç hatırlamak istemediğimiz o günler başladı. Şimdi ilk defa sana söyleyeceğim bir şey var sırada kuzum; Ben o hastalığı annene hiç "konduramadım" evet konduramadım. Annen bu dünyada "hasta" olacak son insandı, olamazdı yani, nasıl olurdu... Asla kabul edemedim, asla yüzleşemedim. Fıratçığım sen asla, asla yaşama bu duyguları umarım ama bazen hayatta öyle büyük acılar vardır ki baş edemeyeceğini hissedersin...ne yapacağını, o duyguyu nereye koyacağını bilemezsin... Tabii bu o acının "gerçek"liğini değiştirmez maalesef... yalnız ağlamalar başlar. Acının "gerçek"liği içini yakar ama içinden çıkaramazsın... İçinden çıkarsa büyümesinden, durmamasından korkarsın... Sonra bir akşam vakti o berbat "gerçek" karşına çıkar, yağmurlu, soğuk bir sokakta ağlayarak nereye gittiğini bilmeden yürürken bulursun kendini. Sonra "yüzleşme" günleri, sağlam durma çabaları... bu sefer sabahları "dostum dün gece çok ağladım biliyor musun" haberleri olmadan gecelerce ağlamalar...
Fıratcığım, böyle kötü şeylerden bahsetmek istemiyorum aslında sana. Ama sen büyüdüğünde ve bu satırları okuduğunda bütün bunlar annenin de dediği gibi sadece "kötü bir rüya" olacak. En büyük mutluluklarımdan biri senin bu günleri hatırlamayacak olman.
Bu konuyu şöyle kapatmak istiyorum; senin annen nasıl ki senin canınsa benim de canımdır, kanımdır... Her kötülükten iyilikler öğreniyoruz. yaşam da biraz budur aslında. Ben bu acı günlerden ne öğrendim dersen; Fıratım tüm kalbimle dilerim hep güzel günler yaşayasın. Ama ola ki üzüldün, canın yandı, kalbim ve kucağım sana her daim açıktır. Seninle ağlamaya hazırım....
Tatlıya bağlayalım yahu bu yazıyı artık :) Annen kesin ağlıyordur şimdi güldürmemiz lazım. Senin geldiğini öğrendiğimde yanında olan "iş arkadaşım" var ya, iki senedir yanımda inanır mısın? Senin "eki"nci doğumgünün ardından bu haftasonu biz de "eki"nci yıldönümüzü kutluyoruz hatta :) Seninle birlikte biz de büyüyoruz yani. O da sana bayılıyor bu arada. yalnız tabii kendisi asla kabul etmiyor ama bir de kıskançlık söz konusu, çünkü sen de güzelden anlıyorsun şekerim daha bu yaşında ihihihhhhiiiiiii! aklıma gelmişken annen de bu aralar güzelliğinin doruğunda yahu! Bi parlamalar bi ışıklı haller, bi mutluluk durumları :)) daim olsun inşallah maşallah :)
uzun bir sohbet oldu, oo saat de 3'ü geçmiş. sen şimdi mışıl mışıl uyuyorsundur. uyu da büyü kuzu, büyü de gezelim, tozalım, suşi yemeye gidelim :)
Seni çok seviyoruz...

29 Aralık 2010 Çarşamba

2011'e "düş yakamdan" dedirten kadın: Annen

Neruda’nın bir şiiri vardı. Bir gece yarısı okumuş ve hemen o an “bu bizim şiirimiz sanki” diyerek babana mail atmıştım. Sonradan bu şiiri baban nikah çikolatalarımızın olduğu bir kutuya iliştirivermişti. Kimbilir belki o şiirin bu blogda da bir konusu, değilse bile ona dokunan bir cümlesi olmuştur.

Hayatın kolaylaşmasından bahsediyordu şiir. Mutluluğu bulunca. Ve mutluluktan, sevgilin sana sokulunca...

Geçen gün canımı sıkan bir şey olduğunda, takside eve gelirken yapmak istediğim tek bir şey vardı babana sokulmak. Onun kollarının arasında minicik bir kadın olmak. Eğer sen Müzi’yle minik bir geziye çıkmamış olsaydın; bir de sana sokulmayı eklerdim isteğime. Sen bizim kocaman yatağımızda, minicik bedeninle yatarken bile sana sokulmak... Senin yanında da tıpkı babanın yanında olduğu gibi soluklanmak...

Yeni bir yıl geliyor. Senin deyiminle, “ekiii”nci yılını geride bırakıyorsun ömrünün. Öyle tatlı, öyle tatlı büyüyor, gelişiyorsun ki anlatamam. Çevrende bir sevgi haresi. Çok sevildiğinden emin, özgüveni yüksek afacan bir çocuksun. Gece yarılarına kadar hoplayıp, zıplıyorsun. –ki bu beni bazen isyan ettiriyor-

İlk üç kelimeli cümleni kurdun bu aralar Müzi’yi taklit ederek: “bakkal mama getir”. Abiye hala dilin dönmedi ama Araş demeye başladın. Ve birisinin yanında sana yeni öğrendiğin bir kelimeyi ya da nispeten zor bir kelimeyi söyletmek için bir şeyler sorduğumda; başını hafifçe öne eğip, muzip bir gülümsemeyle cevap veriyorsun. Araş diyorsun, mandalina diyorsun... Peki neden dolduruyor gözlerimi benim şimdi bu, gecenin bir yarısında. Çünkü senin küçük hareketlerin, seni tanımlayan o küçük, minicik şeyler seninle benim tanışıklığımızın çok ama çok önemli bir parçası. Bu benim babanın bir şeye kızmadan tam önceki yüz ifadesini bilmem gibi bir şey veya onun bazı özel ses tonlarını.

Evet yeni bir yıl geliyor.

Artık kendimi iyice ihtiyarlar gibi hissederek sağlık istiyorum sevdiklerim için. “Her şeyin başı sağlık” diye başlamak istiyorum bütün cümlelere ve “Cana geleceğine mala gelsin” diye bitirmek istiyorum cümleleri. Ne yapalım bu böyle artık. Sağlıkla ilgili bütün güzel haberlerde, sevdiklerimi toplayıp bir araya bir minik kutlama yapmak istiyorum.

Ve sevdiklerim için alınacak onlarca kabartma tozu istiyorum.

Araş efendi sınavı kazansın istiyorum, 2011 bitmeden x üniversitenin y bölümüne kaydolsun. Ve ben o kabartma tozlarından bir - iki paketini onun sınavı kazandığı gün açayım. Süsleri unuttuysam, bir saat tam olarak hangi reyondan hangi ürünü alacağını anlatarak Migrosa göndereyim babanı istiyorum.

Abin ve seninle ilgili çok şey istiyorum. Onun senin için nasıl bir şans olduğunu biliyorum ve senin onun için. İkinizin yıllar yıllar sonra bir barda iki tek atıp, sonrasında anlık bir kararla bize gelmenizi istiyorum. Kabartma tozunu bu kez hızlı bir kek için açmak istiyorum. Ama abin kek sevmez ki... Belki o zaman abin daha çok yemek sevsin de istiyorum. Üstüne alınmasın 2011’den istemiyorum bunları. Sözüm 2025’e...

Şu dükkan işi iyi gitsin istiyorum. Çiçekli ve pamuklu pijamalarla donansın evler... Hadi müşteri velinimetimizdir; o evlerin de vanilyası bol olsun istiyorum.

Yine ihtiyarlar gibi “ağzımızın tadı hiç bozulmasın” demek istiyorum. Her şeyin başı sağlık demiş miydim? Yok yok merak etme ihtiyarlar gibi alzheimer olmak istemiyorum. Fakat şimdi geldi aklıma, alzheimerdan muzdarip büyüknineni anlatmak istiyorum sana. Hadi şunu da ekleyelim o zaman listeye, daha çok anlatmak istiyorum sana yeni yılda. Hikayeler, masallar, tanıdıklar, anılar...

Ben bu yeni yılda sevdiklerime daha çok sokulmak istiyorum, onları daha çok sarıp sarmalamak.

Sevdiklerim için daha çok mutfağa girmek istiyorum. Onlara onları ne kadar çok sevdiğimi daha çok hissettirmek. Baban çok kızsa da paket paket kabartma tozu almak istiyorum.

Daha çok incelik istiyorum yeni yılda hepimiz için. Ve yine baban kızsa da minik renkli süsler istiyorum kurabiyelerim için.

İsteyenin bir yüzü kara!

8 Aralık 2010 Çarşamba

Antenler açık mı?

Oğlum,

Bir zamanlar kanser olup iyileşmiş olmanın en güzel yanı; hayati olmayan bütün hastalıkları hafife almaktır. Bu sadece kanser olan kişi için değil çevresi için de geçerli. Sen bizim bu dönemlerimizi minik bir bebek olarak yaşıyorsun. Dolayısıyla senin için son iki yıldır içimizde kopan fırtınalar çok da bir şey ifade etmeyecek. Sen büyüdüğünde de umarım artık bizim için çok bir şey ifade etmeyecek. Bir tuhaf rüya gördük diyeceğiz.

Geçtiğimiz aylarda bir doktorun verdiği raporla; nüks ihtimali belirdi karşımızda. Üstelik artık rüya gibi gelmeye başlamışken her şey. Kabus gibi geçen bir iki haftanın sonunda öğrenebildik ancak korkulacak bir şey olmadığını. Raporu aldığımızda babanla yine bir hastane koridorundaydık. Birbirimize sarılıp, etraftakileri hiç umursamayarak ağladık, ağladık... Mutluluktan ağlamayı ilginç bulur, inanmazdım. İki şey bana yanıldığımı gösterdi: sen ve bu hastalık. İkiniz de o kadar çok ağlattınız ki beni mutluluktan. Senin ilk sözlerin, ilk adımın, geleceğine dair hayaller, komikliklerin ve hastalıkla ilgili temiz olduğumu gösteren her tür belge :)

Hafife almak demiştim ya hani... İşte bugün hayati olmadığı için güle oynaya gittiğim bir operasyondan çıktığımda baban beni bekliyordu. Biraz anestezinin bulanıklığı vardı üzerimde. Baban; elimi tuttu, saçlarımı okşadı, verdikleri sandviçin son lokmasıyla vişne suyunun son yudumunu denk getirmek için çabaladı (başardı da), telefonundan twitter sayfalarını gösterdi zaman daha hızlı geçsin diye; sonra tümseklerde dikkatli olması için taksiciye uyarılarda bulundu... Bunların her biri "seni seviyorum" demekti.

Hayatın içinde "seni seviyorum" demenin binbir türlü yolu vardır. Aman sakın ha ıskalamayasın bunları, hafife almayasın. Benim yemen için ısrar ettiğim bir dilim peynir, babanın sen düştüğünde suratını asması, abinin seninle top oynadığı saatleri sen çok mutlusun diye uzun tutması, halanın çok uzak bir yoldan sırf seni görmek için gelmesi, bir arkadaşının misal en sevdiği yemeği seninle paylaşması, anneannenin "yavrum" derkenki sesinin tonu, sen evden çıktığında arkandan uzun uzun bakmalarımız... Daha ne çok ne çok şey... Her biri birer "seni seviyorum"dur. Duyasın, bilesin... Duydukça, bildikçe hakkını verip, mutlu olasın.

Annen her şeyden önce ve öte çok ama çok mutlu bir kadın.
Çok sevdiği ve çok sevildiği için.

Ben bu yazıyı yazarken içerden öpücük sesleri geliyor. Baban kah kendi uyku aralarında kah sen döndüğünde kocaman kocaman öpüyor seni. Huzurlu bir uykunun kollarına bırakmak için kendimi ben de yanınıza geliyorum.

Bu gece de yanaklarından biri benim biri babanın.

Unutma her öpücük bir "seni seviyorum"

Seni çok seviyoruz.

5 Ağustos 2010 Perşembe

Bir film ve Muko deden

Kuzum,

Bir film vardı bizim ilk gençliğimizden... Ayı. Bilmem senin karşına çıkar mı bir vesileyle. Bu filmde yavru ayı bir yırtıcı hayvandan kaçıyordu tek başına. Dağlardan nehirlere uzanan bir kovalamacadan sonra köşeye kısılınca ayaklarının üstünde durup direniyordu. Ve yırtıcı arkasını dönüp uzaklaşıyordu. Kamera geniş açıya geçtiğinde arkada ayakları üzerinde kükreyen kocaman bir ayı görünüyordu. Büyük ayıyla yavru ayının kavuşması, büyük ayının yavrunun yarasını yalaması... Bugün filmden bu pasajı izledim tekrar ve sonrasında bir de Ahmet Kaya’nın Büyüdün bebeğim şarkısı rast gelince çaresiz bıraktım gözyaşlarımı. Sana yazmaya başladım...

Geçen gün babaannen anlattı; Muko dedenle manava gittiklerinde deden hep malın en kötüsüne sarılır “Elif bunları alalım, zayi olmasın.” dermiş. Babaannen itiraz ettiğinde de “E adam bunlardan da para kazansın bunlar da işe yarasın” diye kızarmış.

İşte bu satıcıya da zayi olmak üzere olan eciş bücüş meyvelere de kıyamayan adam, senin Muko deden, sana gururlanacak bir şeyler veriyor.

Onu tanıyamamış olsan da bu blogdaki yazılardan bir resim çizebilirsin diye düşünüyorum. Ve o resim, o filmdeki büyük ayı gibi senin arkanda bütün heybetiyle durur.

Ne mutlu...

23 Temmuz 2010 Cuma

Bebekliğe veda

Bir oğlan çocuğu dün ilk kez berber koltuğuna oturdu. Ve kendisiyle annesini kan ter ve kıl içinde bırakarak veda etti bebeklik buklelerine.

Sonra bu sabah, yeni küçük oğlan çocuğu haliyle poz verdi annesinin objektifine. Annesi bilgisayarda seyrederken oğlunu müthiş duygulandı. Şaşırdı onun böyle büyüdüğüne. Bakışlarında anlamlar biriktirdi oğlan, boy attı, zayıfladı, sallanarak uyumalardan annesinin boynuna sarılarak uyumalara geçti, kendi yemeğini kendi yemeye başladı, yürür idi koşar oldu. Bir oğlan sanki tez çabuk büyüdü. Annesi bugünkü fotoğrafta tüm bunları gördü.

Ve sonra yine bu sabah Ortaçgilden bir zamanlar nefret eden bir kadın, Ortaçgil’in konserini kaçırdığına yandı. Ve şaştı bir zamanlar sevmediği bir şeyi şimdi bu kadar çok sevebilmesine, böyle Ortaçgil şarkılarını uzun uzun dinlemesine, eşlik etmesine. Sevindi değişebildiğine.

Bu sabah sevmediklerini sevebilen bir kadın büyüdüğünü fark etti. Ve bir oğlan bakışlarına binbir anlam katarak büyüdüğünü kanıtlar bir fotoğraf için poz verdi.

Kadının hayatında sevmediği fakat ilerde belki de seveceği binbir sürpriz...
Oğlanın hayatında sevilmeyi ve sevilmemeyi bekleyen binlerce şey...

Değişmek de yaşamak da ne güzel.

Sıradaki Ortaçgil şarkısı kadından oğlan çocuğuna gelsin:

sen, ben...
değirmenlere karşı...
bile bile
 birer yitik savaşçı...
akarız
 dereler gibi
 denizlere...
belki de 
en güzeli böyle...